AMAÇ MARİFET-İ İLAHİYİ TAHSİL ETMEKTİR

Bismillahirrrahmanirrahim. Elhamdülillahi Rabbü’l âlemin. Vesselatü vesselamü ala seyyidina Muhammedin nebiyyil ümmi ve ala alihi ve sahbihi ve sellim.

Gurbette ölen şehittir. Hele hele bir ilim tahsili için gidildiyse… Gariplik bir yandan ilim tahsili bir yandan… Allah katında bunun kıymeti çoktur. İnsanın alıştığı şeylerden kopması zordur.

Allah’ın Resulü de (s.a.v) dünyaya bağınız sıkı olmasın buyuruyor. Böyle garip olun dünyada. Sizin dünya ile olan münasebetiniz gurbette olan bir insan gibi olsun. Mesela talebeler… Evlerinden muvakkaten ayrılarak bir yere ilim tahsili için giderler. İlim tahsilinden sonra evlerine geri dönerler. Allah’ın Resulü’nün (s.a.v) buyurduğu da aynen bu misaldir, mümin de dünyada aynen böyle olmalıdır. Çünkü mümin de öz vatanından ayrılmış, belli bir vakit için dünyaya gelmiştir. Dünya da bir medrese hükmündedir. Dünyada da insan marifeti ilahiyi, rızayı ilahiyi tahsil edecek ve bunları tahsil ettikten, icazetini aldıktan sonra ruh emanetini teslim etme zamanı gelecek, emaneti verdikten sonra gurbet çilesi bitecek. Veya sefere hazırlanmış bir insanın hali gibi olmak lazım. Bunun tersi olursa hem dünyada sıkıntı çekeriz hem ahirette sıkıntı çekeriz.

Dünya ile münasebet fazla olursa ondan ayrılık da zor olur. Biz de biliyoruz ki bir gün öleceğiz, bir taraftan dünya için emek harcadık. Bir taraftan aile var, çoluk-çocuk var. Mal biriktirdik. Mal biriktirene kadar belki çok fazla çalıştık. Hal böyle olunca insan kendini artık dünyaya ait hissediyor. Bir taraftan yakınlarının bir bir vefat ettiğini görünce ciddi bir sıkıntı çekiyor. Bazı insanlar görürüz, doksan yaşına gelmiştir fakat adeta bir genç gibi dünyaya bağlıdır. Hatta son saniyelerini dahi yaşarken ona sorulsa: “Sen ölecek misin?” Der ki: “Hayır, benim hala ümidim var ki belki bir taraftan ölümün çaresi, iksiri bulunur.” İşte bu kadar kendini dünyaya kaptırmıştır. Son saniyelerini yaşarken kendisine denilse ki: “Allah’a teveccüh et, yüzünü Allah’a dön. Bak, bir âleme göç ediyorsun.” Buna rağmen dünyaya olan bağlılık; zihninin, kalbinin ahirete meyletmesine mâni olur.

Dünyadaki gaye tümü ile bir tahsildir. Rabbü’l Âleminin Müslümandan istediği budur. Resulü Ekrem’e (s.a.v) ittiba eden insanın ruh profili, kalp profili, zihin profili budur. Abdurrahman-i Tağî de (k.s) buyurur ki: “İnsanın dünyaya geliş nedeni marifet-i ilahiyi tahsil etmek, rızâen lillâhı tahsil etmektir.” İnsanın kendisini rızâen lillâhı götürecek yolların tahsilini yapması gerekir. Dünyada bundan başka bir şeyle ilgilenmemek lazım. Talebeler medreseye girerler; hocaları onlara der ki: “Yemeğiniz bize ait, siz yemeğe karışmayın. Bu yemek nereden gelir sizi alakadar etmez. Sizin vazifeniz sadece okumaktır, bundan başka işiniz yoktur.” Okumak ne demek? Anlamak, bilmek, âlim olmak… Bütün ilimlerdeki gaye Rabbü’l Âlemini tanımaktır. Rabbü’l Âlemin de öyle buyuruyor: “Ben rızkınıza kefilim.” İnsanda rızkı elde etme adına elbette ki bir hareket olacak. O kadar da tembellik istemiyor Allah. Rızık konusundaki tevekkül; Allah lokmayı dahi benim ağzıma verecek demek değildir. Rabbü’l Âlemin, “Ben rızkınızı vereceğim ama sizin emredildiğiniz şey başkadır. Amaç, gaye başkadır. Beni bilin.” der.

Evvel itibariyle her birimiz bir yokluk âlemindeydik, karanlıklar içindeydik. Rahmet-i ilahi tecelli etti, sizi çok aydınlık, nimetlerle donatılmış bir yere gönderdi. Varlık âlemine getirdi. Ve bu insanlık bir kervan gibi hareket ediyor. Şu akıp giden asır sizin asrınız. Akıp gitmektesiniz hızlıca, süratlice. Nereye doğru? Bir kapıya doğru akıp gitmektesiniz. Sapmamanız için Allah sizlere bir rehber göndermiş. Hz. Âdem’den (a.s) başlıyor, Resulü Ekrem’e (s.a.v) kadar; Resulü Ekrem’de (s.a.v) nübüvvet kapısı bitiyor. Nübüvvetten sonra velayet başlıyor. Mukarrebin, asfiya, evliya kervanı başlıyor. Rabbü’l Âlemin bu kervanın yolunu son derece musahhar etmiştir. Bu kervan bazen yolundan saptığında Rabbü’l Âlemin bu kervandakilerin taksiratlarını affediyor. Önümüzdeki rehber -Resulü Ekrem (s.a.v)- bütün insanlık namına Rabbü’l Âlemin ile vekâleten o konuşuyor. O’nun mesajlarını bize o veriyor. Ve biz buna itikat ettik. Rabbü’l Âlemin, herkesle bire bir konuşmaz. Dünyadaki düzen de öyledir. Bir sivil toplum kuruluşu olur mesela. Devlet başkanı, başbakan o topluluğun temsilcisi ile görüşür, onu muhatap alır. Resulü Ekrem de (s.a.v) insanlığın bir vekili, temsilcisi olarak Rabbü’l Âlemin ile konuşur. Buradaki amaç ne? Amaç marifeti ilahiyi, rızâen lillâhı tahsil etmektir. Rabbü’l Âlemin rızkınızı vermiş, sizleri bin bir nimet ile donatmıştır. Buradan da kabre doğru gitmekteyiz. Mümin için varacağı en son yer cennettir. Cennet öyle bir âlemdir ki şu var olan âlem diğer âleme nisbeten karanlık bir âlemdir. Nasıl ki sizler bu kervana katılmadan yüz yıl öncesinde yokluk âleminde idiniz, karanlık bir âlemde idiniz. Allah sizi böyle nimetlerle donatılmış ışıklı, aydınlık bir âleme, dünyaya gönderdi. İmanımızı muhafaza edersek ve Rabbü’l Âlemin bizleri affederse gideceğimiz o yerlere nisbeten şu dünya hayatı o kadar sönük ve karanlık bir yer ki…

            Anne karnından henüz dünyaya gözlerini açmış bir bebeğe deseniz ki: “Nasıldı daha önceki hayatın?” Şöyle cevap verir: “Ben anne karnındaydım ve orayı çok geniş bir yer diye biliyordum. Orayı en güzel yer olarak biliyordum. Ve bana deselerdi ki “Bir zat seni bu içinde bulunduğun yerden çok daha geniş bir yere gönderecek.”, ben hayatta ona inanmazdım. Hayal… Burada böyle bir şey yok ki hayal edebileyim. Hayal var olan bir şeyler üzerine kıyas edilerek yapılır. Oysa Allah beni o anne rahminden dünyanın daha geniş olan rahmine gönderdi.” Ve vefat eden o şahısa ahiret âlemine gittiğinde de yine sorulsa: “Sen dünyada iken buraya geleceğini ve bu kadar şeyi hayal ediyor muydun?” o zaman da şöyle cevap verecektir: “Vallahi, ben nasıl anne rahminden dünyaya geldiğimde hayret içerisinde kaldımsa bu dünya rahminden hakiki bir doğum olan ölüm ile doğduğum zaman gördüm ki cennetteki nimetler, bu âlemin genişliğinin dünyaya nisbeti dünyanın anne rahmine olan nisbeti gibi imiş.”

            Bu meselede esas olan sapmamaktır. Teslimiyet tam olacak. Rabbü’l Âlemin’in bize indirdiği ipe sımsıkı sarılacağız. Rabbü’l Âlemin’in bize gösterdiği Sâdât-ı Nakşibendî kapısına sımsıkı sarılacağız. Nefs ü şeytana mahal vermeyeceğiz. Ne olursa olsun teslimiyet tam olacak. Rabbü’l Âlemin nasıl ki peygamberlerini imtihan ediyor, abdini de imtihan ediyor. Rabbü’l Âlemin bazı peygamberlerini öyle imtihanlardan geçirmiş ki… Hz. Zekeriya’yı (a.s) Yahudi milleti öldürmeye teşebbüs edince bir ağacın içine girer. Küffar onu bulur, ağacı ikiye bölmek isterler. Testereyi getirirler ve peygamber içindeyken o ağacı kesmeye başlarlar. Testere başının yarısına geldiğinde kanlar içinde bir “ah!” der Hz. Zekeriya (a.s). Bunun üzerine Rabbü’l Âlemin Cibril’i gönderir. Cebrail (a.s) ona Rabb’inin buyurduğunu iletir: “Bu bir imtihandır, sen niçin bundan şikâyet ediyorsun? İkinci defa ağzından şikâyet ifade edecek bir anlam çıkar ise imtihanı kaybetmiş olursun. Peygamberlik defterinden seni silerim, yapma.” Hz. Zekeriya (a.s) dilini iki dişinin arasına alır ve sıkar ta ki vefat edene kadar. Teslimiyet-i tamme… O peygamber, “Rabbü’l Âlemin bana nasıl bir kötülük etti? Ben onun dostuydum.” demiyor. Ne olursa olsun gerçekleşen durumların, insanın arzusuna, isteğine, aklına, mantığına uygun olması gerekmiyor. Ve Rabbü’l Âlemin abdini imtihan ediyor. Bu imtihan sonucunda dünyadan bir tahsil ediniliyor. İşte o tahsil; rızâen lillâh, marifeti ilahiye…     

            Bir insan atmış yıl boyunca sıkıntı çeksin, neye binaen? Sonsuz bir hayat için. Peki, değer mi dünyadaki bunca sıkıntıya? Değer. Peki, neden? Çünkü sonsuz hayata nisbeten var olan şu dünya hayatı bir saniyeye bile tekâmül etmiyor. Düşünün ki birisi size diyecek ki “Saniyenin binde biri bir acı çekeceksin ama atmış yıl boyunca müreffeh bir hayat yaşayacaksın. Buna razı mısın?” İnsan “Elbette razıyım.” diyecektir. Sonsuz hayata karşılık saniyenin binde biri nedir ki?

            Sâdât-ı Nakşibendî, Resulü Ekrem’in (s.a.v) bizatihi kapısıdır. Sâdât-ı Nakşibendî’nin kapısında olanı Rabbü’l Âlemin muhafaza eder inşallah. Ama insan çok cehd ve gayret içinde olacak. Tasavvufun içinde de olsa insan için imtihan devam ediyor. Allah dostları bile birçok imtihana tabi tutulmuş, müridler mi imtihana tabi tutulmayacak? Mesele, “teslimiyeti tamme”dir. İnsan canını, malını, ruhunu, evladını, her şeyini Rabbü’l Âlemin’e hizmet vesilesi yapmalıdır.

            Sâdât-ı Nakşibendî irşada çıkıyorlar. İnsanlara Rabbü’l Âlemin’i tanıtıyorlar; insanları tövbeye davet ediyorlar, Rabbü’l Âlemin’in hoşnut olduğu bir cemaate davet ediyorlar. İnsanları müfsid (fesada uğramış) bir topluluktan müslih (salih olmuş) bir topluluğa geçişini sağlamak için canlarını feda ediyorlar. Ve dönemlerinin şöhretli insanlarını, ağalarını, beylerini de davet ediyorlar. Onların sohbetinin tesiri de çok oluyor. Çünkü onlar kalpten konuşuyorlar, akıldan değil. Kalpleri de Rabbü’l Âlemin ile Resulü Ekrem (s.a.v) ile bütünleştiği için, adeta onunla cezp edildiği için Rabbü’l Âlemin’den gelen tesir had safhadadır. Ölmüş kalpler için adeta bir diriltme vardır o esnada. Hz. İsa (a.s) gibi…   Böylesi bir sohbette zamanında katliam işlemiş, bin bir zulümat yapmış insanlar gelip Muhammed Diyaûddin Hazretlerine (k.s) soruyorlar: “Biz şimdi tövbe etsek Rabbü’l Âlemin bizleri affedecek mi?” Cevaben: “Elbette sizleri affeder, tövbe edin.” buyurur. Tövbe ederler, içlerinden bir tanesi “Ben tövbe etmem.” der. Muhammed Diyaûddin (k.s.) sorar: “Sen niçin tövbe etmiyorsun? İçinde bulunduğun durum karanlık zaten, çık oradan.” O adam der ki: “Benim günahım onlarınki gibi değil ki. Şimdi ben tövbe etsem hangi günahımdan dolayı tövbe edeceğim?” Muhammed Diyaûddin (k.s) der ki: “Efendi! Vallahi, billahi, tallahi gel tövbe et. Şayet diğer âlemde Rabbü’l Âlemin senin günahını temizlememiş olursa Rabbü’l Âlemin şahit olsun senin sırtına yüklemiş olduğun tüm günahlar benim boynuma olsun. Ama gel tövbe et.”

            Bakın Rabbü’l Âlemin insana ne büyük bir nimet bahşetmiş. Kalben tövbe ettiğimizde bütün günahlarımızdan temizleniyoruz. Nasıl ki Allah Teâlâ nehirler, denizler yaratmış; bir faydası var. Hem içmekle şifa oluyor hem de insan kirlenince onunla temizlenebiliyor. Ama biz böyle yapmakla denizi, nehri kirletemiyoruz. Bütün insanlık girse onu kirletemiyor. Rabbü’l Âlemin bize böyle bir rahmet deryası göndermiş; mağfiret, tövbe deryası… Rabbü’l Âlemin akan o rahmetten faydalanın, tövbe deryasının içine girin ve temizlenin buyuruyor. O deryayı kirletemediğimiz gibi Rabbü’l Âlemin “O deryadan içebilirsiniz dahi, susuzluğunuz giderilir.” buyuruyor. Yani tövbenin öyle hoş öyle güzel bir tarafı var ki temizliği bir tarafa bırakın ruh ve kalbinizi diriltiyor, sizlere manevi bir sıhhat kazandırıyor. Psikolojik sorununuz varsa onu gideriyor. Böyle bin bir derde devadır tövbe. Çok mu pahalı? Hayır, Rabbü’l Âlemin bedava vermiş. Denizler paralı değildir, girmek isteyen girer. Öyle ki hayvanlar dahi oraya girer; tabi onların günahları yoktur fakat o sudan içmeye çalışırlar. Bütün mahlûkat Rabbü’l Âlemin’in rahmetinden besleniyor, istifade ediyor o sudan. İnsansa hem temizleniyor hem istifade ediyor. Şimdi düşünün ki o rahmetten uzak olan insan hayvan kadar da var mıdır? Hayvan kadar da yoktur. Teslimiyetimiz tam değilse nefs ü şeytan insanı zulmet deryasına götürür. Onun için teslimiyet tam olacak.

            Rabbü’l Âlemin buyuruyor: “İnnallâheşterâ minel mu’minîne enfusehum ….” (Tevbe,111) Rabbü’l Âlemin pazarlık yapıyor adeta. Hâşâ, tam anlamıyla pazarlık diyemeyiz ama anlamak açısından benzetmedir. İman etmiş insandan satın almak istiyor Allah Teâlâ. Ne satın almak istiyor? Bir şeyin karşılığında başka bir şeyi satın alacak. “Enfüs” yani “ben” dediğiniz şeyi almak istiyor. “Ben” demeyeceksiniz, “o”… Sonra bene atfettiğiniz “ve envalehüm”, tasarrufunuza verilen mal, mülk, evlat… “Ben”e atfettiğiniz ne varsa artık. Ahiret hayatına nisbeten milyonda bir saniye hükmünde olan şu hayat karşılığında size ne veriyor? Sonsuz, muhiti olmayan bir hükümdarlığı size bahşetmek istiyor. Razı mısınız? Mümin der ki: “Elbette ki ya Rabbel Âlemin.” İşte bundan daha büyük bir ticaret var mıdır?

            “Biz bazen verdiğimiz sözde duracağız, bazı zamanda sözümüzden döneceğiz; bu nasıl olacak?” Rabbü’l Âlemin de buyurur ki: “Benim bir de ‘Gaffar, Settar, Rahman, Rahim’ deryalarım var ve yine bedava. Bu sefer de işin içine onlar girer. Oraya girer, temizlenir, çıkarsınız. Sizleri affetmiş olurum.”

            Talebe arkadaşların hedefleri had safhadadır. İlimden maksat edeptir, hani “marifet” diyoruz ya “marifeti ilahi” Bu dünya mektebinde edebi tahsil etmek ve Allah’ın ahlakıyla ahlaklanmak, Resulü Ekrem’in (s.a.v) ahlakıyla ahlaklanmak… Bütün bu hedeflere insanı götüren de muhabbettir. Muhib olan, muhabbet sahibi olan bir insan zaten kendinden feragat etmiştir. O hayatta hiçbir zaman “ben” demez. Zaten o bir anda, bir sıçrayış ile hedefine kilitlenmiştir. Rabbü’l Âlemin herkese nasip etsin.

               Deselerdi ki: “Ey talebe arkadaşlar! Bugün size tatil. Bir hafta içeride kaldınız, dışarı çıkın, dışarıdaki dünyayı bir teneffüs edin.” Bir taraftan da “Üç yüz kilometrelik, beş yüz kilometrelik meşakkatli bir yol var. Medresede okuduğunuz şeylerin aynısını orada da işiteceksiniz ama başka bir zatın sesiyle işiteceksiniz. Hangisini seçersiniz?” diye sorulsa muhabbet yoksa eğer diyecektir ki: “Yahu ben bir haftadır evin içindeyim, dışarıyı görmedim, hava alacağım. Zaten söylemek istediği şeyler kitaplarda var. Oradan bulur okuruz.” Ama muhabbet; o meşakkatli, zahmetli, upuzun yolu en güzel hale sokuyor. Hatta dışarıya çıkıp gezmek bedava iken bu uzun yol için çok şeylerden de feragat ediyor. Cenab-ı Allah muvaffakiyetler versin.

            Hizmetinize ehemmiyet verin. Her biriniz bir yönünüzle talebe, bir yönünüzle müderris, bir yönünüzle ehli irşadsınız. Bir taraftan müridsiniz bir taraftan mürşid gibi irşad vazifeniz var. Her biriniz inşallah böyle olursunuz. Lakin teslimiyet, muhabbet lazım.

            Tövbe bir deryadır. Tüm mahlûkat, hayvanat o deryanın içine girer. Rahmet mahlûkatın varlık kaynağıdır. Rahmet olmasa onlar da var olmazlar. İnsana ise rahmetin diğer faydası temizliktir. Rabbü’l Âlemin -inşallah- bize nasip eder. Ama kalben azmedilecek. Hizmet edilecek; hizmette de rızanın dışında kesinlikle bir milim sapma olmayacak. Olursa eğer nefs ü şeytanın avına girme ihtimali vardır.

            Sahabe döneminde yaşananlarda bin bir hikmet var. Rabbü’l Âlemin Resulüne (s.a.v) miraç hadisesini bahşetti. Ve Allah’ın Resulü (s.a.v) bunu bildirdi. O dönemde uçmak, uçan bir vasıtaya binmek hayal dahi edilemezdi. Bu dönem insanlarının aklı bile bir nebzesini kabul eder çünkü bu dönemde uçan vasıta vardır. Hız hat safhada, yedi kat semayı aşacak bir hız… Resulü Ekrem (s.a.v) o vasıtaya biniyor, Rabbü’l Âlemin’in huzuruna gidiyor, Rabbü’l Âlemin ile konuşuyor ve dönüyor. Dönünce de hadiseyi anlatıyor. Sahabe-i Kiram, onların hepsi ehli teslim… Ne akıl ne mantık alıyor ama kalplerinde iman olduğu için en ufak bir şüphe duymuyorlar. Müşrikler Hz. Ebubekir’e (r.a) soruyorlar: “Ya Ebabekir! Sen feraset sahibisin. Senin arkadaşın delilerin dahi iddia etmediği bir şey iddia ediyor. Hâlâ onun izinden mi gideceksin?”  Hz. Ebubekir’e (r.a) soruyor: “Ne iddia ediyor?” Cevap veriyor müşrikler: “Ya hu, duymadın mı? Uçan bir vasıtaya binmiş, yedi kat semayı aşmış, Allah’ın huzuruna gitmiş, O’nu görmüş. Ümmet için de şu şu hediyeleri göndermiş. Eğer senin aklın, mantığın vize verirse o zaman biz de iman edeceğiz. Ama bunlar inanılacak şeyler mi?” Hz. Ebubekir (r.a) cevap veriyor: “Siz hâlâ anlamamışsınız. Ben aklıma iman etmedim ki, ben ona iman ettim. Hâşâ; aklım Allah mıdır, mantığım Allah mıdır? Onun konuştuğu yerde ben aklıma nasıl müracaat ederim?”

            Allah Resulü’nün (s.a.v) konuştuğu yerde, vahyin olduğu yerde akıl o kefeye konulmaz. Ciddi bir saygısızlık olur bu. İnsan eğer bu selef-i salihinin yolundan gidiyorsa, Sâdât-ı Nakşibendî’nin yolundan gidiyorsa onların sözünün olduğu yerde kendi sözünün olmaması lazım, kendi aklının olmaması lazım. Nasıl ki bizim cismaniyetimiz; o parlak, nurani cismaniyetin huzurunda adeta bir karıncadır. Allah Resulü’nün (s.a.v) yanında bir toz zerreciği kadar değer arz etmiyorsak insanın aklının, mantığının da onun sözü karşısında bir değer arz etmemesi lazım. Allah Resulü’nün (s.a.v) vekili, halifi olan; ruhen ona dönüşen Sâdât-ı Nakşibendî’nin sözlerinin yanında insanın kendi varlığından söz etmesi, kendi aklından, mantığından bahsetmesi ciddi bir saygısızlık olur. Çünkü insanın varlığı onların varlığına nisbeten çok aşağıdadır. Rabbü’l Âlemin hizmet nasip etsin, muhabbet nasip etsin. Nefs ü şeytan sizden uzak dursun. Hizmet ederseniz -inşallah- Rabbü’l Âlemin sizi affeder. Hizmet ederseniz nazınızı da ben çekerim. Ben hizmet edenin nazını da çekiyorum bunu bilesiniz. Gaye, hizmetin dışına sapmamaktır. Yani varımız, yoğumuz hizmet olacak. Hizmet de sizin için vasıta, vesile olsun. Neye vesile, neye vasıta? Evvela Sâdât-ı Nakşibendî’nin rızasına vesile. Onun ardından Resulü Ekrem’in (s.a.v) rızasıdır hedef. Ve en son hakiki gaye, nihai hedef; bir miraç gibi yedi kattan sonra Allah’ın rızasına ulaşmaktır. Adeta uçan bir vasıtaya binercesine miracınızı gerçekleştireceksiniz. Bu manevi yolculukta -ki tasavvufta adı seyrü sulûk’tur- bazen sarsıntı olur. Hani uçak bazen türbülansa girer. Sarsıntı olsa da sapma kesinlikle yoktur. Siz dünyada tahsilinizi güzel yapın. Yaparsanız eğer cismen yanınızda olmasak da ruhum, kalbim sizinledir. Taksiratı, noksaniyeti Rabbü’l Âlemin affeder. Noksaniyette ısrar edilirse o ayrıdır. Rabbü’l Âlemin yardımcınız olsun.

Ve sallallahu aleyhi vesellem…