SIBGATULLAH: ALLAH’IN BOYASI İLE BOYANMA

Tasavvuf, fiziksel dünyanın ötesinde metafizik bir âlemi ve insanın zahirinden çok manevî/ruhî yapısını kendine temel konu edinen bir alandır. Bunu anlatırken de bir metafor yapıp soyut manaları kullanılarak insanlara mesaj verilir. Bu bağlamda renkler, soyut manaların anlatılmasında bir araç olarak tasavvuf düşüncesi ve edebiyatında sıkça kullanılmıştır.

Renk, cisimler tarafından yansıtılan ışığın gözde oluşturduğu algılamadır. Renkler insanların ruh hâlini ve niteliğini yansıtır. Tasavvuf edebiyatında ve deyimlerimizde bize değişik manalar ifade ederek kapılar açan renkler,  insanlara destekleyici tedavi olarak da kullanılmaktadır. Her rengin zihnimize yansıttığı bazı anlamları vardır. Mesela beyaz, güzelliği ve temizliği; siyah kesreti yani çokluğu üzüntü ve kederi; kırmızı sevgiyi; sarı ayrılığı ve hastalığı temsil eder.

Allah Teâlâ Bakara suresinde de renklerden bahseder. Sıbgatullah Allah’ın boyası ile boyanma manasına gelen bir tamlamadır. “Allah’ın rengi(yle boyanmışızdır.) O’nun renginden daha güzel bir renk var mı? Biz O’na boyun eğen (ibadet eden) kullarız”[1] Sıbga elbiseyi boyadı manasında kullanılır. Her yönüyle Müslüman olan, İslam'ın emir ve yasaklarından sakınan, kısaca Kur'an hükümlerini hayatına hâkim kılan bir insan Allah'ın boyası ile boyanmıştır. Bu itibar­la, O´nun boyamasından daha güzel bir boya olamaz! Allah’ın yolunda giden insanın rengi ile delalete dalmış insanın rengi bir değildir.[2] Niyazi Mısri bir beytinde; 

Dedi ulular “levn-i mâe levn-i inâ” dır şüphesiz,
Kana boyanmış göz hemin Nîl ü Fırât-ı kan görür. [3] 

 (Ulu kişiler şüphesiz, “Suyun rengi kabın rengidir.” dediler.
Kanlanmış göz Nil ve Fırat nehrini kan görür.)

 

Cüneydî Bağdadî (k.s) Hazretlerine “Hakk nasıldır?” diye sordular. Şöyle buyurdular: “levn-i mâe levn-i inâ” Yani: “Suyun rengi yoktur. Suyun rengi kabın rengidir.”   Mesela bardak mavi ise su mavi görünür, kırmızı ise kırmızı, yeşil ise yeşil görünür. Bir insanın gözü kana boyanmışsa her bir nehrin suyunu kan görür. Hâlbuki nehirler kan değildir. Onun gözü kan olduğu için ona kan görünür.

 

“Levn-i mâ, levn-i inâdır.”   Demeleri şuna işaret eder ki: Hakk’ın nuru mutlak olup renkten ârîdir. Renk ancak eşyada bulunur. Bundan dolayı Hz. Musa’nın (a.s) ümmeti Nil’den su alıp içerlerdi ve Firavun milleti suyu aldıklarında gözlerine kan görünüyordu. Hz. Musa (a.s) ümmetinin kalpleri pak ve basiretleri saf olduğundan suyu safî gördüler. Firavun’un milletinin kalpleri şirk ve görüşleri bâtıl, beyinleri de küfür karanlığı ile dolduğundan suyu kan görürlerdi. Burada renk imanı ve delaleti anlatmaktadır.

 

 Gözümüzle algıladığımız renklerin ifade ettiği manayı biliyoruz. Renksiz bir dünya denildiğinde akla siyahın, beyazın ve grinin tonlarının olduğu bir yer gelebilir. Oysa siyah, beyaz ve gri de birer renktirler. Bu yüzden insanın renksizliği hayal etmesi çok zordur. Renksizliği tarif ederken de mutlaka bir renk kullanmak zorunluluğu hissedilir. "Her şey renksiz, kapkaraydı; yüzünde renk kalmamıştı, bembeyaz olmuştu" gibi cümlelerle renksizlik ifade edilmeye çalışılır. Oysa bunlar renksizliğin değil siyah-beyaz bir dünyanın tarifidir. Acaba renksizlik nedir? Ne ifade eder? Tarif edebilir miyiz? Bize renksizliğin mahiyetini, bilen kişi anlatabilir. O kişiler ise nebiler ve velilerdir.

Seyda Fadlullah Hazretleri ile yemek davetine gidilen bir gün trafik yoğun olduğundan araba yavaş ilerliyordu. Güneş batmak üzereydi akşamın alaca karanlığı yavaş yavaş çöküyordu. Arabadaki yolcular sanki trafiğin açılmasını istemiyor gibiydi. Çünkü Seyda (k.s) tasavvufi bir sohbet yapıyordu ve şunları anlatıyordu:

Harîrîzâde Kemaleddin Efendi, tasavvufî olgunluk makamlarında “Bilâ levn” diye bahsettiği renksizliği, varılacak son makam olarak gösterir ki bu Allah’ın boyası (Sıbğatullah) dır. [4]

-Renksizlik makamı nedir efendim?

 Bilâ levn diye tasavvuf ıstılahları arasında yer alan, mahiyeti ancak erbabınca tahkîken malum olabilen bu makamla olgunluğun basamağı anlatılmak istenmiştir. Tasavvufta renkler, beşerî bağları, ilişkileri ve âdetleri ifade eder. Bu durumda renksizlik, beşeriyetten sıyrılış, manevîyatta yüksek ve ileri bir kemalâta ulaşıp orada mekân tutmayı ifade eden, bir makam olmaktadır.

Harîrîzâde nefs makamlarına ait renkleri anlatılırken, onun tekâmül ettikçe farklı renklere sahip olduğunu kaydeder.

Ona göre nefs-i emmârenin rengi mavi iken, levvâmeninki sarı, mülhimeninki kırmızı, mütmâinneninki siyah, râziyyeninki yeşil, marziyyeninki beyaz, kâmileninki ise “bilâ levn”, yani renksizliktir.

Nefsin bu renkleniş tablosuna benzer şekilde, aynı keyfiyeti ruhun tekâmülünde de görürüz. Dedem Abdurrahman-ı Taği lâtifelerin uyanışında sadırda zuhur eden bazı renkleri şöyle anlatmıştır. “Sadrımdan arşa doğru çıkan sütunlar gördüm. Bunlardan her birinin rengi farklı idi. Kalp lâtifesi sarı, ruh lâtifesi kırmızı, sır lâtifesi siyah, hâfî lâtifesi beyaz, âhfa lâtifesi yeşildir. Bunlar, “emr âlemî”ndendir. Bunlar kalın sütunlar halinde yükseliyorlardı. Bu makama temkin makamı denir. Arşa, kalbe bağlı olduğu için arş denmiştir. Asıl arş ise kalptir.”

Ayrıca halk âlemine ait olan nefs-i natıka için gri; cesed için turuncu renkler söz konusudur.

Bu sırada davet edilen evin yakınlarına ulaşıldı. Evi tarif etmek için arabaya bir genç yaklaştı. Seyda (k.s) arabanın camını indirdi ve genç saygıyla onun elini öptü.

-Hoş geldiniz, dedi ve evi tarif etti. Seyda Fadlullah Hazretleri camı kapattı ve

-Onun rengi ne kadar hoştu, dedi.

Geniş bir salonun ön tarafında kıbleye doğru serilmiş bir seccadenin başında o mübarek zat sessizce tesbih çekmekteydi. Biraz gerisinde bir müridi, onun tesbih çektiğinde gafletten uzak sır perdesinin arkasında Allah’ı zikredişinin nasıl olduğunu tefekkür ediyordu. O mübarek zat tesbih çekmeye başladığında değişik bir sessizlik ortalığı kaplardı. Bu sırada salonun kapısı sessizce açıldı ve bir genç içeriye girdi. Arkalarda bir yere geçti ve namaz kılmaya başladı. Uzun uzun namaz kıldı. Salondaki sessizlik hâlâ devam ediyordu. Bir müddet sonra Seyda Fadlullah Hazretleri tesbih çekmeye ara verdi ve yüzünü arkasındaki gençlere doğru çevirdi.

-Nasılsınız? Ev halkı nasıllar?

Biraz sohbet etti ve yanında oturan müridinin kulağına eğilerek:

-Gencin rengi ne kadar hoştu, dedi.

Şüphesiz ulu kişilerin ağzından dökülen her kelimede bir sır saklıdır. Onlar konuştuklarında boşa konuşmazlar. Onları dinleyen kişi cümlelerin arasına saklanmış işaretleri yakalamaya gayret etmelidir. Hz. Ali (r.a) hatırlattığı gibi, "Onların kalbi dillerinin önündedir; dili kalplerinin önünde değildir." Kalbi dilinin önünde olan kalbine sormadan konuşmaz. Seyda Fadlullah Hazretleri de böyle kelimeler kullanırdı. Gafletkârane yaşayan birine “rengi bozuk” derdi. Bir hasta yanına geldiğinde “rengi bozuk değil” derdi.  O hasta şifa bulurdu. “Bizim boyamızla boyanmış.” derken acaba neyi kastederdi?

Mürşid-i kâmilin karşısına çıkmak cesaret gerektirir. Bazen insan mürşid-i kâmili ziyaret etmekten imtina eder. Kendi iç dünyasında bir hesaplaşma yapar ve zaman gözünün önünden kayar gider. Yapılan yanlışların, işlenen günahların, insanlardan saklanan sırların, kalplerden geçenlerin turnusol kâğıdı gibi ortaya çıkacağından korkulur. Bir mürşid-i kâmil ziyaret edildiğinde işlenen hataları hatırlamak yerine güzel vasıflarımızı ön plana çıkarmamız tavsiye edilir. Nasıl ki giydiğimiz kıyafetlerimizdeki renkler bizim kişiliğimizle ilgili ipuçları veriyorsa, gönül dünyamızdan dışarı taşan ve erbabınca görülen renklerimiz de maneviyatımızla ilgili durumumuzu anlatır. Hayatımızın her döneminde etrafımıza gönül dünyamızın güzel renklerinin yansıması dileğiyle…

 



[1](Bakara, 138)

[2] Fahruddin Razi

[3] Niyazi Mısri

[4] Tibyanu Vesali’l-Hakâik müellifi