GİDEN SEVGİLİ

         Didârını parem dedikçe örttü nikâbı yâr,
         Bildim ki ben ve talebim bana hicâbı yar.

Resulü Ekrem (s.a.v) hayatı boyunca Allah Teâlâ’nın emir ve yasaklarını insanlara bildirdi. Onlara haramları, helalleri, Kuran ahlakını, sünneti seniyyeyi öğreti. Vefat ettiği zaman Müslümanlar, Allah’a nasıl kul olacaklarını biliyorlardı. Artık Resulü Ekrem (s.a.v) olmadan hayatlarına devam edeceklerdi. Kim Resulü Ekrem’in (s.a.v)  gösterdiği yolda sapmadan dosdoğru yürüdüyse kurtulanlardan oldu, kim de o yoldan saptıysa Resulü Ekrem'den (s.a.v)  uzaklaştı, hem dünya hayatını hem ahiret hayatını cehenneme çevirdi. Şimdi bizler de sahabe-i kiramın yaşadığı bu büyük acının bir nebze benzerini; Resulü Ekrem’in (s.a.v) “Ümmetimin âlimleri benim varislerimdir.” hadis-i şerifinde bahsi geçen zamanımızın büyük âlimlerinden Üstadımız Seyda Fadlullah Hazretlerinin kaybıyla yaşadık.

 

Hastalığı ve Vefatı

 

“O yine bizim yanımızda olacak, sadece biz O’nun sesini duyamayacağız.” O an ağızdan dökülüveren bir teselli cümlesidir. Yerin üstündekiler ile yerin altındakilerin arasında ince bir perde vardır. Perdenin arkasına geçildi mi birliktelik zordur.

Hayatta bazı günler vardır ki o günü yaşamak çok güçtür. İnsan kendinde değildir ve ne yaptığını bilemez. Bir görevi ve sorumluluğu vardır, onu yerine getirmek zorunda olduğunu bilir. Kendini bilmeden, hissetmeden, duymadan vazifesini yerine getirmeye çalışır. Seyda ailesi 29 Nisan’ böyle bir günü yaşadı.

Üstadımız Seyda (k.s), yirmi seneyi aşkın bir süredir kalp rahatsızlığı çekiyordu. Bu hastalığını da şöyle yorumluyordu: “Ben Veysel Karani Hazretlerini ziyarete gittiğimde, Allah Teâlâ’dan O’nun makamında olmayı diledim. Allah Teâlâ da bu duamı kabul etti. Veysel Karani Hazretleri, Üveysilik makamına uzun yıllar hastalık çekerek ulaşmıştı. Allah’a hamd ve senalar olsun ki biz de hastalıkla imtihan oluyoruz.”

            Seyda bir gün dahi hastalığından şikâyet etmedi. Son hastalığı sırasında geçirdiği kalp ameliyatı sonrası nefes almakta çok güçlük çekiyordu. Nefes almaya çalışırken kendinden geçiyordu. Bu halinde bile teheccüd namazına, evradına devam ediyordu.

Son ameliyatı için Ankara’ya gelmeden evvel İstanbul’da yaklaşık bir ay kaldı. Burada geçen sürede çok ağır hasta olmasına rağmen kendisini ziyarete gelen herkesle yakından ilgilendi. Hatta kendinizi bu kadar yormayın diyenlere: “Sohbet ederken acılarımı unutuyorum.” cevabını verirdi. Bazı akşamlar o kadar hasta olurdu ki odasına giden koridorda duvara yaslanarak yürürdü. Müridleri ve evlatlarıyla birlikte geçen sürede onlara her sohbetinde cennet güzelliklerinden bahsetti. Müridlerinin kendisini kalabalık halde ziyaret etmelerinden memnun olur, onları birlikte görmenin memnuniyetini onlara da bildirirdi.

 

Seyda’nın (k.s) hastalığı sırasında iki ay kadar Ankara’da yanında kalan oğlu Seyda Alameddin Hazretleri bir hatırasında; “Seyda’nın son hastalığı zamanlarında iki ay boyunca hiç uyumadan yanında kaldım. Bir gün sabah namazının geçmesine çok az vakit kalmış, bizler de uyuya kalmışız. Ben Seyda (k.s) her seslendiğinde koşup gidiyordum, bu sefer Seyda (k.s)   öyle heybetli bir hal ile kalktı ve ‘Oğlum kalk, Allah bizi öyle büyük bir imtihana tabi tutuyor ki gafil olma!” dedi. O öyle söyleyince ben irkildim, bu söz bana çok tesir etti. Allah Teâlâ o mertebede olan bir insanı dahi bu halinde imtihan ediyorsa bizim halimiz nicedir?”

Seyda’nın hastalığının son dönemlerinde solunum sıkıntısı, yetmezlik tedavileri için devamlı vücudundan kan alınıyor ve serum veriliyordu. Ameliyat yaraları iğne izlerinden vücudu delik deşik olmuştu. Fakat buna rağmen Allah Teâlâ Hazretleri’ne ileri derecede teslimiyetin ifadesi olan şu duasına şahit olduk: “Ya Rabbi! Sen Settar sıfatının büyüklüğüyle bana verdiğin şu bedendeki kemiklerimi, etlerimi deriyle kaplayıp örttün. Verdiğin bu hastalıkla bedenimi pare pare ettin. Bana kulluğumu, acizliğimi hatırlattın ve bana büyüklünü gösterdin.”

 

Seyda (k.s.) sessizce hazırlandı vuslat yolculuğuna. O gece yanında kalmak isteyen müridlerinden müsaade isteyerek “Ailem benimle kalsın.” dedi. Sabah ameliyata girdikten sonra Hacı Bayram Veli Hazretlerini ziyarete gitmelerini, hatim dualarını orada yapmalarını ve sonra Keçiören’e eve gitmelerini tembih etti. Sabaha kadar uyumadı, Kuran-ı Kerim okudu, evradını çekti, kasideler söyledi. Artık Seyda (k.s.) için farklı bir yolculuk başlamıştı.

Bir daha uyanamadığı son ameliyatına girmeden evvel yanında bulunan evlatlarına “Sizi ve imanlarınızı Allah Teâlâ’ya emanet ediyorum.” duasında bulundu ve geride bıraktıklarına el sallayarak odasından çıktı. Ameliyattan bir gün evvel ameliyatı yapacak doktora  “Yarın 11-12 gibi iyi olduğum müjdesini evlatlarıma verirsiniz.” demişti. Ve dediği gibi ertesi gün; 29 Nisan akşamı gece 23.30 sıralarında aramızdan ayrıldı. Kanamadan, çaresiz hastalıktan vefat eden insanlara da Allah Teâlâ şehitlik makamını ihsan eder. Şehit olarak vefat eden insanlar sekerat anını yaşamadan yani ölüm zorluğu çekmeden ruhlarını teslim ederler. Allah Teâlâ o kullarına öldüklerini bildirmez. Seyda kelime-i şahadet getirerek ameliyata girdi; anestezi aldı, uyudu ve bir daha uyanmadı. Şehitlik alametlerinden biri de şehitlerin kanının pıhtılaşmamasıdır. Seydamızın, aziz ve pak bedeni defnedilirken kefeninde ve tabutunda kan görülmüştü. Bu kan da ulaştığı yüksek makamların yanı sıra şahadet makamına da ulaştığının alametiydi.

Vefatından sonra yüzü ay gibi parlıyordu. Bacağı ve göğsünde ameliyat yaraları vardı. Defnedilmek için Ankara’dan Nurşin’e uzun bir yolculuk yapıldı. Seyda her sefere çıktığında müridlerinin bulunduğu şehirlere uğrar, sevenleri ve bağlılarıyla bizzat baba şefkatiyle ilgilenirdi. Mübarek bedeni defin için Ankara’dan yola çıktığında yine müridlerinin yanındaydı. Büyük bir kafile halinde Seyda’nın ziyaret etmeyi adet edindiği şehirlere uğrandı. Ama bu kez evlatları derin bir acıyla şehirlerinde Seyda’yı karşıladılar. Artık hasret devri başlamıştı. Ankara’dan Nurşin’e yaklaşık 24 saati bulan uzun bir yolculuk sonunda ulaşıldı. Geçen tüm bu zaman dâhilinde mübarek bedeninde hiç bir bozulma görülmedi. Vasiyeti üzerine medresesine getirildi. Medreseye getirildiği anda medreseyi tarifsiz güzellikte mis kokusu sardı. Artık medrese özlediği sahibini son kez görüyordu. Nazar etmeye kıyamadıkları hocalarına, talebeleri gözyaşlarıyla Kuran-ı Kerim okudular. Cenaze namazı medresede kılındı. Ve mübarek naaşı defnedilmek üzere Merkad’a götürüldü. Tabutunun üzerine Sıbgatullah Arvasi Hazretlerinin cübbesi konuldu. Merkad’da sevdiklerinin yanına defnedildi. Mana âleminde kim bilir kimler O’nu karşıladı.

Nurşin halkı, defin için gelen insan seline ve onların derin hüzünlerine hayret etti. Seyda'nın kardeşi: “Seyda Fadlullah (k.s) herkese kendini çok sevdirmiş. O’nun büyüklüğünü ve ne kadar sevildiğini cenazesi sırasında anladık. Herkes O’nu öz babası gibi sevmiş. Tüm müridlerinin ağlamaktan gömlekleri ıslaktı.”  diyerek hayretini ifade etmişti. Şeyh Nureddin ise Seyda’nın vefatında Nurşin’de gördüğü tabloyu şöyle anlatır:

 “Bizim ailede biri vefat edince herkes bize taziyeye gelir. Fakat Seyda’nın müridlerinin üzüntüsünü görünce biz onlara taziyeye gittik. Seyda Fadlullah müridlerini öyle güzel yetiştirmiş ve kendisini öyle sevdirmiş ki hepsi babalarını kaybeden çocuklar gibi ağlıyorlardı. Seyda’nın vefatı bizi çok üzdü. Fakat tesellimiz ve acımızı hafifleten Seyda’nın arkasında bıraktığı medresesi ve oğludur. Elhamdülillah bu kapı yine Seyda sayesinde kapanmadı.”

O, ahir zamanda Allah Teâlâ’nın dininden, Resulü Ekrem’in (s.a.v) sünneti seniyyesinden bir an dahi ayrılmadan emrolunduğu üzere dosdoğru yaşadı. Üstadımız Fadlullah Hazretleri için sıkıntıların son bulduğu, gerçek mutluluğun daim olduğu sonsuz hayata göçeli üç yıl oldu. Allah Teâlâ biz geride kalan evlatları ve sevenlerine şefaatlerine nail olmayı nasip etsin. O’nu bize, bizi O’na unutturmasın.  

           

Vefat Edeceğine Dair İşaretler

Seyda Fadlullah Hazretlerinin tüm hayatı gibi vefatı da hikmetlerle doluydu. Seyda Fadlullah ilmini amele dönüştürmüş, diğer insanlara faydalı olan bir mürşid-i kâmildi. Tarikatında bidat yoktu. Bir şeyhin tarikatında bidat olmaması hem çok zor hem de çok önemlidir. Çünkü hataların, bidatlerin karıştığı bir cemaatten bırakın hayır görmeyi zarar görmek kaçınılmazdır.

Seyda hayattayken kendi makamını kesinlikle belli etmezdi. Biz sizin şu kerametinizi gördük, diyenlere “Yanılmışsınız, keramet haktır ama bende yoktur.” diyerek tevazu gösterirdi. Sohbetlerinde asla “ben” demez “Sadat” derdi, müritlerine Sadat-ı Kiram’dan örnek verir, “Allah bizi de onlara benzetsin.” derdi. Bir konu hakkında görüş bildirecekse “benim görüşüm şöyledir ” demez, “ Bazı âlimler bu konuda şöyle söyler.” diyerek kendisini gizlerdi.

Nurşin’den ayrılmadan evvel Baykan’a Molla Muhyeddin Hazretlerinin kabrini ziyarete gitti. Molla Muhyeddin Hazretlerinin kabri Veysel Karani’den uzakta bir yerdir ve yolculuğu hayli zahmetlidir. Seyda orada kaldığı üç gün içinde üç kez Molla Muhyeddin’in (k.s) merkatini ziyaret etmişti. Bu bir görüşme miydi yoksa bir vedalaşma mı? Sadatı kiramın ruh halini bilebilmek mümkün değildir. En doğrusunu şüphesiz Allah bilir. Seyda Fadlullah Hazretleri  “Âlimlerin kalpleri, sırların kabirleridir.” sözü gibi sırları kalbinde sessiz sedasız yaşadı. O, kendine verilen vazifeyi en iyi şekilde ve eksiksiz yerine getirdi. Bizim gibi acizlerin ise güneşin ziyasından gözleri kamaşmış ve hiçbir şey görememiştir.

Seyda (k.s) Nurşin’de oğlu ve kendisi için bir ev yaptırıyordu. Vefatından bir hafta evvel usta arayıp oğlunun katının bittiğini artık kendisinin katına başlayacaklarını söylediğinde Seyda “Artık benim katıma gerek kalmadı, yapmayın.” diyerek vefatına dair bir işaret daha vermişti.

Vefatına sayılı günler kaldığında hastanede gördüğü bir rüya tüm acılarına derman niteliğindeydi. Rüyasında; Muhammed Diyaüddin Hazretleri ve Molla Fethullah Şeyh Abdulkadir Geylani Hazretlerinin evine misafir oldular. Abdulkadir Geylani Hazretleri Hazrete  ortası yeşil kadife kumaştan ortasında yakut bir taş bulunan bir  takke ve Molla Fethullah’a ise kadife kumaştan bir cübbe hediye ettiler. Kendilerine verilen bu hediyeleri getirip Seyda’ya (k.s) verdiler. Seyda gördüğü bu rüyanın tesiriyle çok rahatladığını, artık korkmadığını ve bu rüyanın iyileşmesine işaret olduğunu açıklamıştı. Ancak bu iyileşme; bizlerin anladığı gibi hastalıktan iyileşme anlamında değil, beklenen vuslata kavuşma anlamındaydı.

Vefatından kısa bir süre önce görülen bir rüya ise şöyledir: Rüyada Seyda (k.s)  müridlerini Kâbe’nin kapısına kadar getirmiş ve “Ben sizleri buraya kadar getirdim, daha fazla sizin için ne yapabilirim?” demiştir. Bu rüya, Seyda’nın bu dünyadaki vazifesini tamamladığını müridlerine bildirmek içindi. Yolculuk tamamlanmış, Seyda istikametin yönünü göstermiş ve oraya kadar müridlerini taşımıştı.

Oğlu Seyda Alameddin Hz. babasının vefatından şu sözlerle bahseder:

“Seyda ölüme karşı çok mertti. Hep ‘Eğer bu dünyada hizmetim kalmadıysa, burada kalmama da gerek yoktur.’ derdi. Seyda'nın meşrebi Resulü Ekrem’in (s.a.v)  meşrebi gibiydi. Resulü Ekrem'in (s.a.v) vefatının ardından yaklaşık 1400 sene geçmesine rağmen hâlâ bazı sözlerinin hikmetine varılamıyor. Bizler çok aceleciyiz. Seyda’dan bir söz duyduğumuzda hemen perdenin arkasını görmek isteriz, kendimize göre yorumlar ve ona inanırız. Medresenin yapılışı, Molla Sıddık’ın Nurşin'e gelişi, Seyda'nın yeni bir inşaata başlaması, hepsinin bir hikmeti var. Son aylarda Seyda'nın vefat ezanları kulağımıza okunmuş da, biz kulaklarımızı tıkamışız.”

 

Ve Geride Kalanlar          

Şehitler gibi Enbiya ve Evliya olan kullar Allah yolunda olup diridirler. Bu “Allah yolunda öldürülenlere ölü demeyin. Bilakis onlar diridir, ama siz bunun şuurunda değilsiniz.”[1] ayeti kerimesiyle sabittir. Böyle insanlar için dünyasını değiştirdi demek gerekir. Onlar için ölüm bir odadan başka bir odaya geçmek gibidir. Abdülhak-ı Dehlevi Hazretleri bu konuyu şöyle açıklıyor:

“Ruhun ölmediğini âyet-i kerime ve hadis-i şerifler bildiriyor. Ruh şuur sahibidir, ziyaret edenleri tanır. Evliyanın ruhu, diri iken de, öldükten sonra da, yüksek mertebededir, öldükten sonra da kerameti görülür. Keramet sahibi olan ruhlardır. Ruh ise, insanın ölmesi ile ölmez. Kerameti yaratan Allah’tır. Her şey O’nun kudreti ile olur. Her insan, O’nun kudreti karşısında, diri veya ölü iken de hiçtir. Allah Teâlâ’nın, bir evliyası vasıtası ile bir kuluna ihsanda bulunması şaşılacak bir şey değildir. Diri iken de, ölü iken de bir şey yaratamaz. Ancak Allah Teâlâ’nın yaratmasına vasıta olur. [2]

Müridin kalbi şeyhi ile rabıta halinde olup, ondan gelecek feyz ve bereketlere açık ise vefatından sonra da şeyhinden istifade etmeye devam edecektir. Ancak müridin kalbi Allah Teâlâ’nın rızasından uzak ise fayda göremeyecektir. Seyda hayattayken ruhu ten kafesinin içerisinde tutsaktı. Şimdi ise ten esaretinden kurtuldu.  Mürşid-i Kâmil kullar vefatlarından sonra kınından çıkmış kılıç gibidirler. Artık daha keskindirler. Allah dostları için dünya, sıkıntı ve zahmet yeridir. Ölüm ise vuslattır; sevgiliye, hasreti çekilene kavuşmaktır.

Seyda yıllar önce sohbetlerinden birinde Abdulkadir Geylani Hazretleri hakkında anlattığı bir kıssa üzerine şöyle söylemişti: “Bugün bizim Abdulkadir Geylani Hazretlerinden himmet isteyip fayda görememizin sebebi hâşâ O’nun himmetini yitirdiğinden midir yoksa bizim gafletimizden midir? Ben şu anda vefat etsem benden sonra müridlerim gerçek mürid olursa benden istifade etmeye devam edecekler.”

Geride kalanlar için toparlanma zamanı gelmiş de geçmektedir. İlk kaybedenler İslamiyet’in emir ve yasaklarına aykırı davrananlar olacaktır. Tarikattan uzaklaşmaya en çok sebep olan neden; sünneti seniyyeden uzaklaşmaktır. Sünnetleri terk eden insan zamanla önce vacipleri sonra farzları terk eder. Kim bunlara dikkat etmezse mutlaka ayağı kayacaktır. Seyda’nın bize verdiği nasihatlerin kıymetini bilmek gerekir. Seyda hep itikat, sünnet ve tarikat esaslarından bahsederdi. Seyda’nın bizlere verdiği rabıta, vird, hatme gibi tarikat dersleri vacip hükmümdedir, her biri altın değerindedir. Bu hediyelere sıkı sıkı sarılacağız ve değerini bileceğiz. Seyda bize gereken her şeyi öğretti ve gitti. Bize ise bildiklerimizle amel etmek kaldı.

Bize düşen bir diğer görev ise Seyda’nın emanetlerine sahip çıkmaktır. Seyda ardında medresesini ve ilim amel etmiş birbirinden değerli evlatlarını, bizi birbirimize emanet olarak bıraktı. Hastanede vefatına yakın “Oğlum insan babasının dostlarına dost kalmalı, sahip çıkmalı.” diyerek o zor, sıkıntılı anlarında bile müridlerini düşündü. Ve bizlere varisi olarak oğlu Seyda Alameddin Hazretlerine bıraktı, bizleri sahipsiz bırakmayarak üzerimize ne kadar titrediğini gösterdi.

Bizler Seyda’nın açmış olduğu hiçbir kapıyı kapatmamalı, yaktığı hiçbir ışığı söndürmemeliyiz. Bu da ancak sohbetlere devam etmekle, aramızdaki kardeşlik bağını koparmamakla olur. Şeytanın ve nefsimizin tuzaklarına düşmemeliyiz. Şeyh Edebali’nin Osman Gazi’ye olan vasiyetnamesinde yer alan “Onlar küsecek, biz barıştıracağız; onlar gidecek, biz getireceğiz.” nasihatinde olduğu gibi kalbi hastalıklarımızın esiri olmamalıyız. Bir söz söylerken on kere düşünüp bir kere söylemeliyiz. Bir kardeşimizin kalbini kırarsak ve bu, onun cemaatten uzaklaşmasına sebep olursa, bu çok büyük bir vebaldir. Seyda’ya ve birbirimize olan muhabbetimizi daha da kuvvetlendirecek davranışlarda bulunmalıyız.

Seyda Alameddin Hazretleri babasına hiç baba dememiş, O’nu her zaman hocası olarak görmüştür. Seyda’nın her an yakınında olarak maddi ve manevi alanda muazzam bir eğitim almıştır. Şimdi ise bize Seyda’yı en güzel o anlatmaktadır:

“Biz genellikle sohbetlerimizde Hz. Resul’den bahsederiz ama Hz. Resul’ü direkt anlayamayız, çünkü o çok yüksek bir makamdadır. Ama bugün onun şemailine giren, payidarlığını yapan, iç dünyasını yaşatan ve size yansıtan büyük sadatların menkıbelerini kıyas vasıtası ile onu anlatabiliriz. Şöyle ki ben Seyda gibi bir zatı tanımamış, görmemiş, davasındaki sadakati, Allah Resulüne olan aşkı, muhabbeti, etrafındaki insanlara olan merhametini görmemiş olsaydım Hz. Resul’ü sadece kitapta okuduğum şekilde anlamaya çalışsaydım Hz. Resul’ü kesinlikle anlayamazdım ama Seyda gibi bir zatı tanıdım, dedim ki Seyda’nın bütün bu yüksek ahlakı Hz. Resul’e nispetle bir damlanın bir okyanusa nispeti gibidir ya da daha büyüktür. Yani Hz. Resul’ü bir okyanus gibi görmek lazım. Sadat-ı Kiram’ın menakıblarını okumamız aslında birer adımdır ve böylece Hz. Resul’ün ne kadar büyük olduğunu görebiliriz. Kitaplar Hz. Resul’ün sadece dış hayatını anlatabilir ama Sahabe-i Kiram Hz. Resul’ü daha yakından anlatıyor,  onlar Hz. Resul’ün namaz kılarken göğsünden kaynama sesi duyduklarını söylerler. Bu şuna benzer;  bir insan ile arkadaşlık kurmanız ile onun iç dünyasını tanımanız ayrı şeydir; bunu ifade etmeniz başka bir şeydir. Güzel bir yemek yersiniz ama bunu kelimelere dökmek zordur,  kelimelerle ifade ederek hissettiklerinizin milyonda birini karşınızdakine hissettiremezsiniz. Onun için Hz. Resul’ü anlamak için Sahabe-i Kiram var, Sahabeden sonra Tabiin var. O onları görmüş onların dizinin dibine oturmuş manen onun kalbinde ne varsa diğerin göğsüne akıtmıştır.”

Üstadımıza kendimizi hatırlatmanın tek yolu işlediğimiz güzel ameller olacaktır. Okuduğumuz her Kuran ayeti, işlediğimiz her hayır amel onu makamında memnun edecektir. İşlediğimiz kötü amellerimizden de haberdar olacaktır.

Nurşin yolu her daim bidat ve hatalardan uzak kaldı, bundan sonra da böyle temiz ve değerli kalacak. Seyda’mızın bize gösterdiği bu aydınlık yol kapanmadı. Allah Seyda’mızın ve büyük zatların himmetlerini üzerimizden eksik etmesin.

 

 

 

 



[1] Bakara/154

[2] Mişkat