GEL ARTIK

Ne aklım kaldı benim, ne dinim,
Ne kararım kaldı benim, ne sabrım,
Gel ne olur, gel artık.

Ne gönlümün derdini sor bana,
Ne sararan yüzümü sor bana,
Ne içimin ateşini sor bana,
Gel gözünle gör, gel artık.

Sıcağınla pişmiş bir somun gibi
O kıpkızıl, al al yüzümü sorma.
Gene ekmek gibi bayatlayıp bayatlayıp,
Gene ekmek gibi ufalana ufalana
Çaresiz, dökülmüşüm yollara,
Gel topla beni, gel artık.

Bir vakitler bir aynaydım,
Yüzünden izler toplamadaydım,
Şimdi buruştum, şimdi sarardım,
Gel gör beni, gel artık.

Dere gibi akıyorum sağa sola,
Ayrılık her yanımda pusuda
Sabahları yalvarırım yakarırım
Rüzgârların karşısında,
Gel ne olur, gel artık.

Başın kille ıslaksa da,
Ayağına diken batmışsa da,
Durma gel Allah aşkına,
Gel demeden kurtar beni.

Ey âşıklar peygamberi,
Gönül ateşinde yanmışım ben,
Boğulmuşum gözyaşına
Git sor Allahın seversen
Ne yol gösterir sevgili,
Ne çare yazar bana?

Mevlana Celaleddin Rumi (k.s)

Şeyh Yusuf Hemedânî (k.s) ve Edep

Şeyh Abdulkadir Geylani Hazretleri daha küçük yaşta iken ilim öğrenmek için Bağdat’a gider. Medresede İbn-üs-Sakkâ adında bir zât ve Ebû Saîd Abdullah namında bir diğer arkadaşı vardır. Nakşibendi silsilemizin büyüklerinden Şeyh Yusuf Hemedânî Hazretlerinin Bağdat’a geldiğini duyarlar. Bölge halkı Şeyh Yusuf Hemedânî Hazretlerinin sohbetlerine iştirak etmek için teveccüh eder.

            Şeyh Abdulkadir Geylani ile İbn-üs-Sakkâ ve Ebû Saîd Abdullah namında bu iki arkadaş bizde gelelim bu zâtın sohbetine iştirak edelim derler. Tabi onlar yola çıkmadan önce kendi aralarında konuşurlar. İbn-üs-Sakkâ rivayete göre çok zeki bir insan ve ilmi derinliği ise derin bir safhadadır. Şöyle söyler: “Benim kendisinin sohbetine iştirak etme maksadım sohbetten istifade etmenin ötesinde Şeyh Yusuf Hemedânî’ye bir soru hazırladım. Asla cevabını bilemeyeceği bir soru.”

Şeyh Abdulkadir Geylani (k.s)  onun bu sözüne üzülür, “Yanlış yapıyorsun, bu gibi zâtların huzuruna çıkmak, Rabbul Âleminin rahmetine mazhar olmak içindir.” der.

Ebû Saîd Abdullah ise: “Bende bir soru hazırladım ama onu kırmak maksadıyla değil. Hakikaten cevabını bilemediğim bir sual var.  Ondan öğrenmek isterim.” der. Şeyh Abdulkadir Geylani’ye ne soracağını soruyorlar: “Vallahi ben haddimi bilirim, kendimi tanıyorum. Manen ne kadar kirli olduğumu bilirim. Ben temizlenmek maksadıyla geldim. Ben edebimi bilirim.” cevabını verir.

Yolculuk bitip, Şeyh Yusuf Hemedânî Hazretlerinin huzuruna çıkarlar. Şeyh Yusuf Hemedânî (k.s) evvela sert bir bakış ile İbn-üs-Sakkâ’a bakar ve “Merhaba demek yok mu? Hoş geldiniz deme dahi yok mu? Sen benim senin sesini işitmeyeceğimi zannediyordun. Kendi aranızdaki konuşmayı ben duydum. Senin soracağın sual bu, cevabı da bu. Allah’tan utanmıyor musun? Sen beni rezil etmek maksadıyla böyle bir soru hazırladın. Sen bilmiyor musun Sâdât-ı Nakşibendi Allah dostlarıdır. Meclise bu maksatla gelinmez, istifade için gelinir. Bir rahmet bulutunun yağmuru kalplere şifadır. İnsan bunun için gelir.” İbn-üs-Sakkâ başını eğer ama Şeyh Yusuf Hemedânî (k.s) devam eder: “Yaptığın bu saygısızlığa binaen sende küfrün kokusunu hissediyorum. Dilin de küfre girecek, acayip bir leş kokusunun etrafına saçıldığını hissediyorum.” der.

Sonra Şeyh Yusuf Hemedânî Ebû Saîd Abdullah’a “Sen adaba riayet etmedin. Kulağına kadar dünyaya, haramlara daldığını görüyorum.” der. Şeyh Abdulkadir Geylani Hazretlerine ise “Abdulkadir, sen edebine riayet ettin, edebini muhafaza ettin. Niyetini çok halis tuttun, şuan görüyorum bu edep Allah’ın çok hoşuna gitti. Öyle bir zaman gelecek ki sen Nizamiye Medresesinin kürsüsüne oturup halka hitap edeceksin. Allah mağfiret namına sana yüksek bir ilim bahşedecek. Sen öyle bir konuma geleceksin ki zamanın tüm velileri büyüklüğüne binaen senin önünde başlarını eğecekler.”

Aradan geçen zamanda İbn-üs-Sakkâ vaizlik makamının en yüksek makamına ulaştı. Onun vaazı zamanın sultanının kulağına gider. Sultan da onu elçi olarak Hristiyanlığın merkezi olan bir yere, oranın halkını İslamlaştırmak maksadıyla gönderir. Hristiyanlar onu uzun bir müddet kendi evlerinde misafir olarak tuttular, ona çok teveccühte bulundular. Bu durum İbn-üs-Sakkâ’nın hoşuna gitti, Hristiyanlıktan etkilendi ve İslam’a ciddi zarar verdi. Ebû Saîd Abdullah ise devletin mali işlerinde yüksek bir makama geldi, harama bulaştı. 

Abdulkadir Geylani Hazretleri ise velayetin yüksek makamına geldi ve kıyamete kadar insanlar ondan istifade edecekler. Şeyh Yusuf Hemedânî’nin (k.s) bir kere sohbet meclisine iştirak edip adabını muhafaza ettiğinden dolayı Allah ona bu ikramı yaptı. Uzak yerlerden buraya Sâdât-ı Nakşibendi’nin sohbetlerini dinlemek maksadı ile gelmiş herkese Allah lütfu keremi ile bu ikramda bulunur. Siz yeter ki edebinizi muhafaza edin. Edeb demek, had bilmek demektir. Her insanoğlu Allah’a (c.c) karşı haddini bilsin. Resulullah’a (s.a.v) karşı edebini yani haddini bilsin. Evliya-i izameye (k.s) karşı haddini bilsin. Müslüman Müslümana karşı haddini bilsin, edeb göstersin.

Fedâke Ebî ve Ümmî ve Nefsî Yâ Rasûlallâh*

*Anam, babam ve canım sana fedâ olsun Ya Rasûlallâh!

Bismillahirrahmanirrahim. Elhamdülillahi Rabbil Âlemin. Vesselatü vesselamü ala seyyidina nebiyyil ümmi ve ala alihi ve sahbihi ve sellem. Rabbiş rahli sadri ve yessirli emri vahlul ugdeten min lisanî yefgahu gavli.

 

Resulü Ekrem (s.a.v) ‘Allah’a giden yollar mahlûkatın nefesleri adedincedir.’ buyuruyor. Yol insanı Allah’a vasıl eden, Allah’a ulaştıran bir güzergâh veyahut bir sistem. İnsanı Allah’a ulaştıran yollar, insanların nefes alıp verme sayısınca çoktur. Fakat bu yolların bazıları bazılarından daha kısa, bazıları bazılarından daha güvenlidir. İnsan, bazen uzun yoldan gitmeyi  tercih edebilir. Aslında bu tercih, bilmemesinden kaynaklanır. İnsan kısa yolu bilse kısa yolu tercih eder. Bazı yollar daha güvenli, daha parlaktır, adeta bir cennet bahçesidir. İnsan, o yolda ilerlerken yolun kendisi çok hoş olduğu için yolun bitmesini dahi arzulamaz. İşte -evliya-i izamenin ifadesine binaen- tasavvuf, Nakşibendilik yolu, bu yollar arasında insanı Allah’a ulaştıran en kısa, en güvenli, en selâmetli, en parlak ve en leziz olan caddedir.

 

Tasavvufun içerisindeki vasıta ise aşktır; bu yol, aşk yoludur.   İlim ile amel yolu elbette ki hoştur fakat nefs ve şeytanın insana çok musallat olması sebebiyle insan için çok çetin bir yoldur. Ama aşk, muhabbet yolunda şeytanın insan üzerindeki müdahalesi, etkisi, nüfuzu yok hükmündedir. Yani bir insan aşk yolunu tercih ederse şeytanın vesveselerine, şüphelerine karşı gönül kapısını kapatmış demektir. O insan, güvenlik ve emniyet içerisindedir. Adeta o insanın gözüne perde inmiştir; dünya ve dünyanın sunacağı hiçbir armağan, maşukundan daha güzel, daha leziz değildir. Dolayısıyla dünyaya karşı gözü, kulağı kapalıdır. Artık ahirete açık, dünyaya kapalıdır. Bu, şu anlama gelir: Hiçbir ses ona maşukun sesi kadar tesir etmez. Maşukun bir anlık görüntüsü, dünya ve dünyanın içindeki bütün görüntü, bütün nesnelerden onun için daha leziz, daha tesirlidir. Bu yönüyle dünyanın, şeytanin, nefsin; saptırmakta ve aldatmakta ask sahibi insanların üzerinde pek bir tesiri yoktur. Aslında aşk sahibi insanın üzerine bir şeytanın tesiri  olamadığı  gibi binlerce şeytanın da tesiri yoktur. Onun için en  güvenli yolun aşk yolu olduğu evliya-i izame tarafından ifade edilir.

 

İnsan aşk yolunda değilse çok sancılar çeker, çok defa şüpheye düşer, çok defa evhamlanır,  çok defa gözünden hakikat kaybolmaya başlar. Zihni bulanıklaşır, aklı bulanıklaşır. Çünkü kalp  bulanıklaşınca, ruh bulanıklaşınca akıl da bulanıklaşmaya başlar. Onun için Seyda-i Tağî (k.s) ‘Yolumuz muhabbet yoludur.’ demiştir. Yani bu yola giren insanların muhip olma kabiliyetinde insanlardır. Muhabbet kabiliyeti olmayan insanlar, bu yolda ilerleyemez. Çünkü bu cadde, muhiplerin caddesidir, evliyaların caddesidir. Bu yolda öyle bir muhabbet vardır ki Seyda-i Tağî (k.s) o muhabbeti şöyle ifade eder: ‘Üstadımın yanağında bir ben var. Bu beni bir anlık görmeye mukabil dünyanın içinde sunulan bütün nimetleri, cennetin içinde sunulacak bütün nimetleri tereddütsüz feda ederim.’ Bu kadar aşk ve muhabbetten bahsediliyor. Eshab-ı Kiram’ın yolu muhabbet yoludur. Muhabbet sahibi olmayan insan, ashabın bazı ahvallerini anlayamayabilir. Onların Resulü Ekrem (s.a.v) ile olan münasebetlerini anlayamayabilir. Resulü Ekrem’in (s.a.v) kapısına gidip: ‘Ya Resulâllah, cennetteki halimiz ne olacak? Biz sizden ayrı düşeceğiz. Sizin bulunduğunuz cennetteki makam çok yüksek,  biz bu makamlara dünyada çalışmakla, ibadet, taatle çıkamayız. Dünyanın üç günlük kısa bir vaktinde dahi sizden ayrı düşmek, bizim için bir ıstırap iken cennette ebediyen size ulaşamamanın, sizin bulunduğunuz katlara, makamlara çıkamamanın bize verdiği endişe o kadar büyük ki üç dört gündür gözüme uyku girmiyor. Bu işin bir çaresi yok mudur?’ diye iç dökmesini muhip olmayan idrak edemeyebilir.

 

Bu hadise üzerine Cenabı Allah’ın bildirmesiyle Resûlü Ekrem (s.a.v), ‘El mer’ü meâ men ehâbbe[1]’ müjdesini verir. İnsan sevgisini kazanabilirse, aşk ve muhabbetini kazanabilirse sevdiğiyle haşredilecek.  Muhabbeti vasıtasıyla, o beraberlik korunacak. Ve insan muhafaza edilecek. Onun içindir ki Ashâb-ı Kirâm, Resulü Ekrem’in (s.a.v) huzuruna geldiklerinde ‘Fedâke ebî ve ümmi’ en değerli varlıklarımız anne ve babalarımızdır Ya Resulâllah, sana feda olsun, derlerdi. Onun içindir ki Resulullah (s.a.v) iman, kalbe girdikten sonra bu imandan, bu nurdan lezzet alınabilmesi için, imanın olgunlaşabilmesi için muhabbet şarttır, diyor. Bir çiçeğin büyüyebilmesi için, bir ağacın meyve verebilmesi ve bu  meyveden tat alabilmemiz için muhabbeti şart koşuyor. Demek ki biz bu tohumu ancak sevgi suyuyla sulayarak büyütebiliriz. Biz ancak o zaman tam manasıyla  iman sahibi olacağız. O zaman muhabbetimiz ölçüsünce tat ve lezzet almaya başlayacağız. Ve bu tat, o kadar güzel bir haz olacak ki önceki yaşantımıza dönmek istemeyeceğiz. Önceki yaşantımızın sunduğu ikramlar, şu anki ikramlara nispeten çok sönük gelecek. Bu tat vasıtasıyla imanın sunduğu armağanlar, bu dünya hayatında o kadar büyüktür ki binlerce şeytan onu avlamak isteyecek ama avlayamayacaktır.

 

Hz Ömer (r.a), iman için sevgiyi şart koşuyor. İnsan muhip olduğu zaman, gözünün önündeki perdeler açılıyor. Hakiki bir muhip olduğunda iman ve İslam’ın hakikatini görüyor. Muhabbet olmadığı zaman ise esasen göz, kördür. İnsan bu hâlde iken sinesinde iman var mı yok mu bilemez, iman sinesinden çıktı mı çıkmadı mı onu da bilemez. Çünkü inançlı olduğunu hissetmez. Ona hissettiren, imanın halavetini tattıran şey muhabbettir.

 

Resulü Ekrem (s.a.v):  “Üç özellik vardır; bunlar kimde bulunursa o, imanın tadını tadar: Allah ve Resulünü (s.a.v), her şeyden fazla sevmek. Sevdiğini yalnızca Allah için sevmek. Allah kendisini küfür bataklığından kurtardıktan sonra tekrar küfre dönmeyi, ateşe atılmak gibi çirkin ve tehlikeli görmek.” buyuruyor.  Bu üç özellikten birincisi muhabbet. Resulü Ekrem (s.a.v) muhabbetin ölçüsünü şu şekilde tarif eder: Allah (c.c) ve Allah Resulü (s.a.v) her şeyden daha sevgili olacak. İnsanın evladı, hanımı, anne babası hatta insanın kendi nefsi. Mal mı, servet mi, evlat mı, eş mi yoksa O (s.a.v) mu, diye düşündüğünde (s.a.v) Allah Resulü hepsinden daha önemli, her şeyden daha sevgili olacak.  Rabbil Âlemin ve Resulullah (s.av) muhabbetten, sevgiden bahsederken nasıl bir muhabbetten bahsediyorlar? Mantıki bir sevgi mi yoksa kalbi bir sevgi mi? Yani gerçekten bir insanın bir insana âşık olmasından mı bahsediyorlar? Resulullah (s.av) kalbi bir aşktan bahsediyor. Yani gerçek aşk. Maşuku gördüğün zaman bir titreme hâli olması, onu aklından çıkarama, sesinin kulağından gitmemesi, onun kokusunu her yerde hissetme, yediğin yemekte, içtiğin suda hep onu görme yani bir mecnunluk hali gibi bir şey. Ashabı Kiram’ı görenler bu hâllerden dolayı onlara ‘Mecnun’ derlerdi. Bu kadar Sahabe-i Kiram’ı (r.a) dünyanın bin bir ucuna sevk ettiren güç ne olabilir? Aşk olmasaydı mümkün müydü?

 

Evliya-i izamede de aşk gücünden var. Bütün bu hizmetlerinin arkasında yatan şey aşk. Aşk bitmez tükenmez bir enerji. Âşık olmak gerek. Allah (c.c), âşık olan insanları muzaffer eder. Aşkın içerisinde samimiyet var. Aşığın gönlünde vefa var. Muzaffer olabilmek, imtihanı geçebilmek için gerekli bütün hasletler aşkın mahiyetinde mevcuttur. Âşık insan ehli teslimdir, âşık insan ihlaslı insandır, halistir. Yani yaptığını onun zatı için yapar. Nimete ulaşmak için yapmaz.  Yaptığını zatın kendisini sevdiği için yapar.

 

Aşk, Resulullah’a  (s.a.v) olduğunda Allah’a (c.c) oluyor. Allah’a olan secde, Kâbe’nin taşları üzerinden yapıldığı gibi Allah’a olan sevgi, resulü üzerinden gösteriliyor. Allah öyle istiyor. Aşk sahibi insanın, duygusunun hâsıl olabilmesi için gözün görmesi gerek, kulağın işitmesi gerek. Aksi takdirde bu sevgi, hayalinde canlandırdığı, gerçek olmayan, hayalî bir sevgi olur. Yani bu, kalbî bir sevgi değildir. Hayali olan sevgi, hayranlıktan ya da meraktan kaynaklı olabilir. Hayranlık ve merak ise aklın ürünüdür. Bu sevgi, tam manası ile arzu edilen aşk değildir. Onun içindir ki Resulullah (s.a.v) ümmetine imanın olgunlaşması için muhabbet şartı koyuyor. Kalbî bir muhabbetten bahsediyor. Sadece kendi asrı için değil gelecek bütün asırlar için bu şart var. Bir gönül; göz penceresinden görmüyorsa, kulak penceresinden işitmiyorsa Allah’a nasıl âşık olacak? Resulü Ekrem (s.av), bize kendi ruhaniyetini Sadat-ı Kiram’ın kalpleri üzerinden intikal ettiriyor. O asırdan, güvenli bir hat üzerinden adeta elektrik trafosu, santral gibi 1400 yıldır akım geliyor ve kıyamete kadar devam edecek. Elektrik direkleri gibi çekilmiş bir hat üzerinde devam eden bir akım ki biz ona silsile diyoruz. Bu silsile ile bu akım üzerinden, bu trafonun direkleri üzerinden günümüze ve kıyamete kadar ne uzanıyor? İslam, sadece Peygamberin (s.a.v) sözlerini kaydetmek midir? Hayır, İslam Resulü Ekrem’in (s.a.v)  ruhaniyetidir adeta. O’nun kalbinde, ruhaniyetinde var olan şeylerin intikalidir. Nasıl ki Resulullah (s.a.v),  ‘Allah Teâla (c.c) benim kalbime neyi bıraktıysa ben onları Hz. Ebubekir Sıddık’ın (r.a) kalbine intikal ettirdim.’  buyurmuştu. Yani kalbinin içerisinde var olan ne ise onun kalbine aktardı. Hz. Ebubekir Sıddık (r.a) fiziği, kılıfı, elbisesi, kaşı, gözü Resulullah’a (s.a.v)  benzemese bile o vücut libasının altındaki ruh adeta ruh-u Muhammediye dönüşmüştü.

 

İnsanoğlunun ruhu yaradılışı itibariyle müthiş bir kabiliyete sahiptir. Bu kabiliyet, şeytanlaşan bir ruha da dönüşebilir, Muhammedî bir ruha da dönüşebilir. Allah insanın fıtratını ve kuvvesini bu şekilde yaratmış. Mevlana (k.s), Şems’i (k.s) görmeden evvel bütün ilimleri yutmuş bir zat idi. Fakat Şems’i görmeden tamam olamadı. Bilgi insanın dönüşümünde değişiminde çok yetersiz. Yetersiz çünkü şeytandan daha fazla bilen yoktur. Eğer bilgi ve bilmek insan ruhunun değişiminde, melekleşmesinde, Muhammedî bir ruha dönüşmesinde yeterli olsaydı şeytan çok büyük bilgiye sahip,  herkesten önce dönüşümün onda olması gerekirdi. Ama şeytanda bir dönüşüm olmuyor. Bilgi bu manada yetersizdir. Resulullah (s.a.v) üzerinden gelen akım, Hazreti Ebubekir (r.a) ondan Selman-ı Farisi (r.a), Kasım bin Muhammed (r.a), Cafer-i Sadık (r.a), Eba Yezid-i Bestami’ye (k.s); onların dönemlerinden Şah-ı Nakşibend’e (k.s) ve silsile üzerinden her döneme o akım iletiliyor. Gelen bu akımla bir dönüşüm gerçekleşiyor, ahlaki aliye yani tasavvuf dediğimiz şey. Her biri adeta kendi asrının İslam için döşenmiş birer hat güzergâhı gibi o dönemdeki insanları aydınlanıyor. Yani Şah-ı Nakşibend’in (k.s) etrafında olanlar ona benzemek suretiyle esasen her birisi Resulullah’ın (s.a.v) etrafındaki Ashab-ı Kiram’a (r.a) benziyor. Herkes onlardan istifade ediyor. Ve bu vasıtayla Resulullah (s.a.v) kendi asrını talim, terbiye, tezkiye ettiği gibi o hat üzerinden kıyamete kadar bütün ümmeti talim, terbiye ediyor.

 

Malum dünya bir imtihandır. Bu imtihanın başaranı azdır. Çalışmayan kazanmıyor. Allah’ın öyle bir âdeti vardır. Sınava kim çalıştıysa Cenab-ı Allah (c.c) başarıyı ona veriyor.  Fakat “ve ekseruhum” ayeti kerimede ekseriyete baktığınız zaman, çoğunun bu çalışmayı yapmadığını dolayısıyla bir kısım çalışması eksik olduğu için sınavı kazananların sayısının az olduğu ifade ediliyor. Yani imanını koruyup ve muhafaza edip Allah’ın huzuruna gidenlerin az sayıda insan olduğu söyleniyor. Bugün imanı muhafaza etmeyi öyle basit bir olay olarak görmeyin. Günde belki yüz defa kalpte inkılap meydana geliyor. Düşüncelerde, kalpte Allah unutuluyor. Kalpler tarumar ediliyor. Yani kalp merkezi Allah’ın (c.c) dergâhı olmaktan günde bir kere de olsa çıkıyor. Çoğu zaman iman var mıdır, yok mudur zaten bilinmiyor. Baştan iman ettik fakat imanı bozan bir sürü faktör vardır. Orucumuzu tuttuk, orucumuzu bozan bir sürü faktör var. Namaza girdik; namazı bozan şeyler var. Haccı yaptık; haccı bozan şeyler var. Zekât verdik; zekâtı bozan şeyler var. Nedir bunlar? Kalbin ibresinde bir sapma varsa, mesela verdiğimizi birileri görsün diye verdiysek zekâtımız iptal oldu. Bununla beraber Resulullah’ın (s.a.v) şirk-i hafi diye uyardığı gizli bir şirke de girdik. Allah (c.c) için vermedik, başkası için verdik. Bunun gibi pek çok tehlikeler vardır.

 

Seyda-i Tağî (k.s), bu sebeple tarikatın, tasavvufun en büyük faydası Allah’ın (c.c) huzuruna son nefeste imanlı bir şekilde gitmeye, bu dünyadan göç ederken mümin şekilde göç etmeye yardım etmesidir, diyor. Zira öbür tarafa imanlı gidebilirsek Allah Teâla’nın (c.c) nimeti, rahmeti inşallah öbür tarafta da büyüktür. Resulullah’ın (s.a.v) ümmeti için sakladığı dua vardır. Eğer Allah’ın (c.c) huzuruna mümin şekilde gidebildiysek Resulullah (s.a.v) dua edecek, evliya-i izame (k.s) dua edecek. Allah’ın (c.c) rahmeti inşallah insanın üzerine olacak. Resulullah’ın (s.a.v) şefaati var fakat Resulullah’ın (s.a.v) ikazları var. Kızlarını: ‘Sakın ha! Allah’ın (c.c) size mükellef kıldığı sorumlulukları babam bir peygamberdir, diye düşünmek suretiyle terk etmeyin. Eğer siz namazı terk eder, orucu terk eder, nasıl olsa da bizim babamız bir peygamberdir, biz peygamberin çocuklarıyız derseniz ben ahirette sizin için bir şey yapamam.’  diye ihtar ediyor. Yani vazife, mükellefiyetlerinizde gevşeklik göstermeyin. Sorumluluklarınızı yerine getirerek bana ahirette yardımcı olun. Ben de size yardımcı olacağım, diyor. Allah Resulü (s.a.v) ‘Bana yardım edin.’ diyor. Ama ihmalkârlık yapılırsa; namaz kılınmamış, oruç tutulmamış, Allah’ın (c.c) farz kıldığı şeyler yapılmamış, dünyadayken tövbe etmemiş, hiçbir sorumluluğu yerine getirmemişsek, nasıl olsa öbür tarafta af, mağfiret var demişsek Allah Resulü (s.a.v) ben bir şey yapamam diye ikaz ediyor.

 

Cenabı Allah (c.c) muvaffakiyet versin. Tahsil edin, çalışın, gayret edin. Öbür tarafta azıksız kalmayın. Ahirete hiçbir şey biriktirmeyen, bütün topladığını dünyaya bırakan, kendisi için çalışmayan aslında kendinden sonra gelenlere çalışan insanlar olmayın. Binalar dikmiş, evler dikmiş ama ahirete giderken bomboş müflis, iflas etmiş bir surette gitmiş. Çantasında, torbasında hiçbir şey yok. Böyle bomboş bir vaziyet ile Allah’ın huzuruna çıkmamak lazım. Cenab-ı Allah’ın (c.c) size verdiği şeylerle ahiret hayatınızı satın almaya bakın. Gayret edin. Allah Teâla (c.c) size nasıl ihsanda bulunduysa, iyilikte bulunduysa, siz de iyilik ehlinden olun. Allah Teâla’nın (c.c) bu ahlakı, bu sıfatı, bu hasleti sizde bulunsun. Siz de muhsinlerden olun.

 

Edebinizi muhafaza edin. Edeb demek, had bilmek demektir. Her insanoğlu Allah’a (c.c) karşı haddini bilsin. Resulullah’a (s.a.v) karşı edebini yani haddini bilsin. Evliya-i izameye (k.s) karşı haddini bilsin. Müslüman Müslümana karşı haddini bilsin, edeb göstersin. Şeytani sıfatlara, kibre bürünmesin. Enaniyet sahibi olmasın. Tevazu, Müslümana ait bir sıfattır. Kulluğun belirtisidir. İnsanoğlunun niyeti ne kadar güzel olursa olsun, iç âleminde ne kadar tevazu sahibi olursa olsun, Rabbül Âlemin iyi niyetlerin her zaman somut bir adıma dönüşmesi konusunda talepkârdır. Bir insan kendi niyetini somut bir adıma dönüştürmediği sürece iyi niyet, iyi niyet olmaktan öteye gidemiyor. Mütevazı ise; tevazusunu somut adımlarla tescillendirsin. Şahitler tutsun, tasdik ettirsin. Yarın Allah’ın (c.c) huzurunda o insana şahit olacaklar, tescil için somut adımlar gerekiyor. Kibir Allah’ın (c.c) nefret ettiği bir ahlaktır. Çünkü kulluk sıfatına aykırı bir meseledir. İnsanoğlunun kendi kulluğunu unutması anlamına geliyor. Kibir, Allah’a (c.c) mahsus bir durumdur. Eğer insan kibir gösteriyorsa kendinde İlahlık, ulûhiyet iddiasında bulunmak suretiyle zımni olarak kulluk iddiasından çıkmış olur. Neuzubillah fark etmeden kulluktan çıkar. Onun için Rabbil Âlemin (c.c) buyuruyor: ‘Kibir benim libasımdır. Kimin üzerinde görürsem cehennem ateşinde onu yakarım.’

 

Had ve edebi birbiriniz üzerinden talim edin. En fazla kim tevazu sahibi ise Allah Teâla (c.c) katında makamı, derecesi yüksek olan odur. Kim tevazu sahibi ise Allah onu yükseltir. Kim tekebbür sahibi ise Allah onu alçaltır. Hem abdin, insanların gözünde alçak, hem de Allah katında alçaktır. Tevazu sahibi, edeb sahibi inşallah olmak lazım. Had bilmek, Allah’a (c.c) karşı had, Peygamber’e (s.a.v) karşı had, Sadat-ı Kiram’a (k.s) karşı had, Müslümana karşı had bilmektir. Yani sınır çizgisini aşmamak, edepleri muhafaza etmektir.  

 

Ve sallallahu ala seyyidina Muhammedin nebiyyil ümmiyi ve ala alihi vesellem.

 

 

 

 

[1] Kişi sevdiği ile beraberdir.

İNCE BİR AYRIM: KÜÇÜK VE BÜYÜK GÜNAHLAR

05 Eyl, 2018 112
Kur’ân ve sünnette kesin olarak haram kılınan, haklarında had cezası bildirilen veya…

KENDİ AYIBINI GÖREMEYİNCE

05 Eyl, 2018 120
Dört Hintli bir mescitte Allah’a ibadet için namaza durmuşlar, rükû ve sücuda…

Müjdeler olsun o kişiye ki nefsini esir etmiştir

17 Ağu, 2018 222
Bismillahirrahmanirrahim. Elhamdülillahi Rabbil Âlemin. Vesselatü vesselamü ala seyyidina…

Kurban Teslimiyettir

17 Ağu, 2018 84
Kurban Sadakattir. Kurban Kimin Kulu Olduğunu Bilmektir…

"Sin" "Şın"a girince

17 Ağu, 2018 134
Muhyiddin İbn-i Arabî Hz. XII ve XIII. yy da Endülüs ve Şam taraflarında yaşamış ve…

BATINÎ EĞİTİM NEDİR?

01 Ağu, 2018 251
Bismillahirrahmanirrahim. Elhamdülillahi Rabbil Âlemin. Vesselatü vesselamü ala seyyidina…

RAZIYIZ EFENDİM!

01 Ağu, 2018 104
 “Kapına geldim ve ben, ben olmaktan vazgeçtim. Sen yeter ki ‘Kim o?’ de. Kim olmamı…

TASAVVUFTA DÖRT KAPI: ŞERİAT, TARİKAT, MARİFET, HAKİKAT

01 Ağu, 2018 153
Öğrencilerinden biri Hz. Mevlana'ya sormuş. - Efendim, bu 4 kapı mes'elesini ben pek…
© 2017 Nurşin.com"Site içerisindeki Tüm Yazı Resim ve Medyaların Telif Hakları nurşin.com 'a aittir , izinsiz kopyalanamaz , çoğaltılamaz. "