Çocuklarımızın Maneviyat Eğitiminde Ailenin Önemi 

 

Prof. Dr. Mehmet Emin AY

Hayat standardının yükselmiş olması maalesef beklenen mutluluğu ve huzuru sağlayamadı insanlık için… Bilim ve teknolojinin baş döndürücü bir hızla gelişmesi, insanın pek çok alanda işini kolaylaştırırken bir taraftan da onu yalnızlaşmaya ve içine kapanık bir hale gelmeye itiverdi yavaş yavaş…

Artık çocuklar dışarıda arkadaşlarıyla oyun oynamak yerine bilgisayar başında “sanal” denilen ortamda hayal mahsulü oyunlarla neredeyse tüm vaktini “oyunda oynaşta” geçirmeye aday bir şekilde yetişiyorlar maalesef… Dahası, kendilerine sağlanan özel oda, özel eşya lüksü bile onları mutlu etmeye yetmiyor, aksine tatminsizlikleri bir anlamda mutsuz ve huzursuz kılmaya başlıyor. Ne dersiniz? Erken yaşlarda başlanan kötü alışkanlıklar, sebepsiz yere intiharlar, bir başka insana, canlıya ya da eşyalara verilen zararlar, maneviyat boşluğundan değil de başka nereden ortaya çıkıyor?

 Değerli okuyucum,

İnsanoğlu orta şartların varlığıdır. Uç noktalar onu mutlu etmez, huzursuzlaştırır. Medeniyetin, yeryüzünde aşırı soğuk ve sıcağın hüküm sürdüğü kutuplar ve diğer mekânlarda değil ortalama şartların mevcut olduğu coğrafyalarda gelişmesi bile insan için her şeyin ölçülü olması gereğinin ortaya koyar. Ve insan ruhu ancak maneviyat ile huzur bulur, tatmine erer. Onun yokluğu ise hiçbir şeyin varlığıyla telafi edilemez. Bugün artık neredeyse tüm sosyal bilimciler, insan eğitimi için ahlak ve maneviyatın vazgeçilmez olduğunda hemfikirdirler. Ayrıca onlar bu eğitimin ne kadar erken yaşlarda başlanırsa o denli yararlı olacağı düşüncesindedirler. Bu bağlamda, ailenin söz konusu eğitimde en önemli görevi üstlenmesi gerektiğini söyleyerek bunun nasıl ve ne şekilde gerçekleştirilmesini aşağıdaki satırlarda bulabileceğini ifade etmek istiyoruz.

Ailenin Önemine Dair Birkaç Söz…  

Kıymetli okuyucum,

Ailenin çocuk için ne derece önemli olduğu, yapılan araştırmalar sonucunda ortaya konulan ve herkesin kabul ettiği bir gerçektir. Bebeklik çağından itibaren çocukluk yıllarının da bu kurum içinde geçirilmesi, aileye ayrı bir önem kazandırmaktadır. Çünkü çocukluk yılları, karakterin, tutum ve davranışların şekil kazandığı bir dönemdir. Dolayısıyla, bu yıllarda çocuğa verilecek eğitim tarzının, onun üzerinde hayatı boyunca etkili olacağını söyleyebiliriz.

    Çocukluk dönemi böylesine bir önem taşıdığı için, bu yıllarda verilen maneviyat eğitimi de, kişiyi hayatı boyunca etkilemekte, onun duygu ve düşüncelerine, tutum ve davranışlarına yön vermektedir. Din ve ahlak eğitimi almış kişilerin eşya ve olaylara bakışlarındaki farklılık, kendisini hemen hissettirmektedir. Çünkü iman duygusunun insana sağladığı güven ve manevî huzur, değişen ve ağırlaşan hayat şartlarında, fertler için bir sığınak vazifesi görmekte, kavuşulan maddi imkânların onu şımartmasına engel olmaktadır.

İnsanoğlunu, mensubu bulunduğu toplumun dinine yönelten, ona kültürel ve terbiyevî anlamda büyük oranda tesir eden aile müessesesi, din ve ahlak eğitiminde ayrı bir önem taşımaktadır.
“Ağaç yaşken eğilir” atasözü, yerinde ve zamanında yapılması gereken eğitimin önemini dile getirmektedir. Çünkü, bir eğitimcinin ifadesiyle, “bir boya ile ilk defa boyanmış bir yün, boyanın rengini öyle sağlam bir tarzda emer ve alır ki; onu artık ikinci defa bir başka renge boyamak kolay olmaz. Bir yaş ağaç bükülerek kolayca çember haline getirilebilir; fakat kuruduktan sonra bu çemberi düzeltmek ve ağacı eski haline getirmek istersek kırılır. Tıpkı bunu gibi, ilk izlenimler insan ruhunda öyle sağlam, kuvvetli ve derin tesirler bırakır ki, onları beyinden söküp atmak âdeta imkânsızlaşır.”

Çocuk eğitiminde ailenin bu denli önemli oluşuna, gerek Kur’ân-ı Kerim’de gerekse Hz. Peygamber (sav)’in hadislerinde çeşitli vesilelerle dikkat çekilmektedir. Meselâ bazı ayetlerde şöyle buyrulmaktadır: “Ey müminler! Yakıtı insanlar ve taşlar olan cehennem ateşinden kendinizi ve ailenizi koruyunuz...” “Ey Peygamber! Ailene namaz kılmalarını emret; ve sen de bunda devamlı, sebatlı ol.”   

Hz. Peygamber (sav)’in çocukların eğitimleriyle ilgili hadisleri de dikkat çekicidir. Nitekim bir hadisinde şöyle buyurmaktadır: “Çocuğa güzel bir isim verilmesi ve güzelce terbiye edilmesi, onun anne babası üzerindeki haklarından biridir.”   

İmam Gazâlî ise, ünlü eseri İhyâ’da şöyle demektedir: “Çocuk ana babasının yanında bir emanettir. Onun her türlü şekli almaya hazır, temiz ve boş kalbi de âdeta bir cevherdir. O her türlü nakşa müsait olduğu gibi, meylettirildiği her şeyi almaya da kabiliyetlidir. Eğer çocuk iyiliklere yöneltilirse, hayır üzere büyür, dünya ve ahirette mesut olur.”  İlk yıllarda alınan din eğitiminin çocuk üzerinde olumlu tesirler bıraktığı bugün artık bilinen bir gerçektir. Yeri gelmişken, burada Mehmet Kaplan’ın bir hatırasından bahsetmek yararlı olacaktır. Yazar, bir eserinde, askerlik yıllarında talim yaparlarken lise ve üniversite mezunu gençlerin, sahipsiz bahçelere sorumsuzca ve sürüler halinde hücum edip, haram malı güle kapışa yediklerinden söz ederek, şöyle devam etmektedir: “…O zaman, bize çocukluğumuzda telkin edilen “haram mala el uzatmama” düsturunun ulviyet ve derinliğini hissettim ve anladım ki, lâik terbiye asla insanlara, câhil Müslüman ailenin vermiş olduğu ahlâk terbiyesini veremiyor.”

    Genel kanaate göre, çocukların çevrelerinden bu derece etkilenmeleri, zihnî yapılarının kendilerine verilen her şeyi kabullenmeye gayet elverişli olduğundandır. Çünkü çocukta büyük bir uyum gücü vardır. Bu özellik ise, onda göze ilk çarpan ve doğumundan olgunluk çağına kadar çocuğun ruhuna hâkim olan bir durumdur.

    İşte bu uyum gücünün, iyi bir şekilde yönlendirilerek, din eğitiminin ilk çocukluk yıllarında en mükemmel şekliyle verilmesine çalışılmalıdır. Zira 10-12 yaşlarına kadar olan dönemde, din ve ahlâk değerlerinin büyük bir kısmı, çocuk tarafından özümsenmektedir. O halde, din eğitimi ve öğretiminin bu dönem içinde, büyük ölçüde tamamlanması gerekmektedir.

    Oysa ülkemizde eğitim adına her şey okuldan beklenmekte ve çocuğun din eğitimi de okula bırakılmaktadır. Okullardaki din eğitiminin yetersizliği yanında, çocuğun Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi dersiyle ancak 10-11 yaşlarında karşılaşması, din eğitimi ve öğretiminde ortaya olumsuz bir tablo çıkarmaktadır. Bu nedenle, okul öncesi dönem anne babalar tarafından önemsenmeli ve çocuğun karakterinin önemli bir kısmının oluştuğu bu dönemde din eğitimi ve öğretiminde belirli bir mesafe alınmalıdır.

    Cocukluk çağının ilk yıllarında, anne baba tarafından yerine getirilmesi gereken bu faaliyetin hangi yaşlardan itibaren başlaması konusunda kesin bir sınır yoktur. Ancak Hz. Peygamber (sav)’in “fıtrat” konusuyla ilgili hadislerinden birinde “Çocuğun bu (fıtrat) hali konuşma zamanına kadar devam eder. Sonra, artık ebeveyni onu Yahudi, Hıristiyan veya Mecûsileştirir” ifadesini hatırlamamız, konuşmaya başlamasıyla birlikte çocuğun din eğitimine de başlamanın önemini ortaya koyacaktır. Nitekim Hz. Peygamber'in, konuşmaya başlayan çocuklara birtakım dinî nitelikli cümleler ve ayetler ezberlettiğine dair kayıtlar da vardır.

    Bu bağlamda, çocukların konuşmaya başladıkları çağdan itibaren, din eğitimlerine başlanabileceğini ifade edebiliriz. Nitekim gerek öğretmenler ve gerekse öğrencilerin, üzerinde birleştikleri 3-4 yaşları da, hem Hz. Peygamber'in sünnetine, hem de pedagojik realitelere uygundur.

    O halde, bu yaşlardan itibaren ölçülü, düzenli ve kararlı bir şekilde din eğitimine başlanabilir. Bunun aynı zamanda çocuk için oldukça gerekli bir konu olduğunu ve anne babaların bu görevi ihmal etmemeleri gerektiğini söylemeliyiz.

Haramdan Kaçanı Allah Korur

Ünlü hükümdar Timur’un oğlu bilime ve bilginlere değer veren, dindar, halim, selim biriydi. Bilginlerle oturup sohbet etmekten büyük bir zevk alırdı. Şahruh’un çevresindeki bilginlerden biri de Nimetullah Efendi idi. Nimetullah Efendi’nin dilinden düşürmediği bir söz vardı:

 - Allah haramdan kaçanı korur.

Bu sözü sık sık tekrar eder, bununla biraz hükümdar ve adamlarını uyarmak amacını güderdi. Şahruh bunun her zaman mümkün olamayacağını, insanın bazen bilmeden de harama el uzatabileceğini ileri sürerdi. Şahruh bir gün sarayında Nimetullah Efendi’yi ağırlamak için bir ziyafet verdi. Baş yemek kuzu çevirmesiydi. Herkes gibi Nimetullah Efendi de yiyor, yedikçe de:

  - Allah haramdan kaçanı korur, sözünü tekrarlayıp duruyordu.

 Hükümdar ve adamları da bıyık altından gülüyorlardı. Nihayet yemek bitti. Şahruh Nimetullah Efendi’ye sordu:

 - Allah haramdan kaçanı her zaman ve her durumda korur mu?

  Nimetullah Efendi cevapladı:

 - Evet korur, haramdan kaçana Allah haram nasip etmez.

  Şahruh dayanamadı ve:

  - Ama hocam seni korumadı, sen de bizimle birlikte haram yedin, deyince, Nimetullah Efendi:

  - Hayır ben haram yemedim, haramı siz yediniz, dedi.

  Şahruh:

  - Boşuna iddia etme hocam, sofrada yediğimiz kuzuyu benim adamlarım çalmıştı, hırsızlık malıydı o, dedi.

  Nimetullah Efendi yine:

  - Olabilir, size haramdı ama bana helaldi, dedi.

  Şahruh:

  - Nasıl olur hocam, çalınmış bir kuzu size helal, bize haram?

  Nimetullah Efendi sözü bağladı:

  - Eğer inanmıyorsanız, kuzunun sahibini bulun, sorun, dedi.

 Kuzunun sahibi bulundu. Yaşlı bir kadındı kuzunun sahibi. Şahruh ve adamları kuzuyu çaldıklarını ve yediklerini itiraf ettiler ve parasını ödemek istediklerini söylediler. Kadın parayı almayı reddetti ve kendilerine beddua etti:

  - Ben o kuzuyu parası için değil, bu havalide Nimetullah Efendi diye mübarek bir zat varmış, ona ikram etmek için yetiştiriyordum, ona helal, gerisine haram olsun, dedi.

DİN KİMİN İÇİNDİR?

Bismillahirrahmanirrahim. Elhamdülillahi Rabbül Âlemin. Vesselatü vesselamü ala rasulina nebiyyil ümmi ve ala alihi ve sahbihi ve sellem.

Hizmet eden insanın Allah Teâlâ’nın cemal sıfatını yüklenmesi gerekir. Peygamberler bu görevi ifa ederken böyle davranmışlardır ve bu misyonu ümmetlerindeki her bir ferde yüklerken de onlardan aynı titizliği göstermelerini istemişlerdir. İnsanları Allah’a davet ederken yumuşak sözlü olmalıdır, cemalî sıfatları göstermelidir. Celalî sıfatlarla insanlara yaklaşmaktan uzak durmak gerekir. Allah Teâlâ Nahl Suresi 125. ayette buyurur ki: “(Resulüm!) Sen, Rabbinin yoluna hikmet ve güzel öğütle çağır ve onlarla en güzel şekilde mücadele et! Rabbin, kendi yolundan sapanları en iyi bilendir ve O, hidayete erenleri de çok iyi bilir.” Peygamber Efendimiz (s.a.v) bu vazifeyi yüklenmiş ve ümmetindeki her bir fert için şu uyarıda bulunmuştur: “Hepiniz birer çoban gibisiniz ve riayetinizdekilerden mesulsünüz.” Yani bunlarda bir kusur bir ihmal varsa yarın bu kusurdan siz mesul kalacaksınız. Müslüman olmanın gereğidir bu. Tasavvuf çerçevesi içinde de bu iş adeta bir eğitim gibi devam eder. İnsan Allah’ın huzuruna varınca “Ben üzerime düşen kulluk vazifemi yaptım.” diyerek bu sorumluluktan kurtulamayacak. Sizin riayetinizde bulunan insanlar kusur işlediler örneğin; ihmalleri var, hataya meylettiler, yanlış yola saptılar ise siz bu noktada suçlu olursunuz. Kıyamet günü kendi defteriniz kapanacak ama başka defterler açılacak “Gel, bir de bu defterin hesabını ver.” denilecek. Onun içindir ki Müslüman olmak sadece yaşamak değildir. Hem yaşamak hem yaşattırmaktır; hem dirilmek hem diriltmektir; hem istifade etmek hem istifadeye sunmaktır; hem öğrenmek hem öğretmektir. Bunlardan her biri Müslüman için bir sorumluluk, bir mükellefiyettir. Yarısını yapan diğer yarısını ihmal etmiştir, İslam’ı bir bütün olarak yaşamıyor demektir. Namaz kılıyorsa namazı emredecek ama namazı emrederken yumuşak olacak. Tövbe edecek, tövbeyi emredecek. Fakat bunları yaparken niyeti, gayesi ne olmalıdır bunu da bilecek. Peygamber Efendimiz (s.a.v) insanları İslam’a davet ederken belki on defa, belki yüz defa çağrıda bulunuyordu da yine de bir karşılık bulamıyordu. Bunun üzerine Kasas Suresi 56.ayet indi: (Resulüm!) Sen sevdiğini hidayete erdiremezsin; bilakis, Allah dilediğine hidayet verir ve hidayete girecek olanları en iyi O bilir.” Yani buyuruyordu ki Allah: “Habibim; üzülme. Hidayeti kalplerde yaratan Allah’tır. Sen vazifeni yap.” Ve yine Allah Al-i İmran Suresi 159. ayette mealen buyurur ki: “O vakit Allah'tan bir rahmet ile onlara yumuşak davrandın! Şayet sen kaba, katı yürekli olsaydın, hiç şüphesiz, etrafından dağılıp giderlerdi. Şu hâlde onları affet; bağışlanmaları için dua et, iş hakkında onlara danış. Kararını verdiğin zaman da artık Allah'a dayanıp güven. Çünkü Allah, kendisine dayanıp güvenenleri sever.” Yani “Habibim eğer senin kalbin katı bir kalp olsaydı; tahammül sınırı dar, fazla sıkıntıya gelmeyen, insanları hamletmeyen bir kalbe sahip olsaydın; biz senin kalbini bu kadar geniş yaratmamış olsaydık senin etrafındaki bütün insanlar dağılıp giderlerdi.”

Peygamber Efendimizin (s.a.v) yegâne yaratılış amacı İslam’a hizmettir, Müslümanlığın yayılmasıdır. Bizler için en önemli varlık olan evlatlarımızın sağlıklı büyümesi, hastalanmaması, istikbalinin iyi olması ne ifade ediyorsa peygamber için de ümmet onu ifade eder. Ümmetin sağlıklı büyümesi, istikbale doğru gitmesi, cennetin yamaçlarına doğru yürümesi, yanlışa düşmemesi onun için önemlidir. Resulullah Efendimiz (s.a.v) bir fırsat bulup Kureyş üzerinde sözü etkili insanlara İslam’ı anlatırken gözü görmeyen bir sahabe yanına gelir ve “Ya Resulullah! Allah’ın sana indirdiği şeyden Allah için bana da öğret. Ben de istifade edeyim. İslam’ı öğreneyim.” der. Allah Resulü (s.a.v) ise o anı kolluyordu, birin binlere vesile olması ihtimalinden dolayı o anı kolluyordu. “Yüzünü ekşitti, hafif sırtını döndü. Niçin? “Ona bir kör geldiği için.” (Abese:1-2) Allah’ın resulünü Allah ikaz eder. Demek ki davetteki üslup yumuşaklık olmalı imiş. Hizmet nedir, hizmetin önemi nedir, irşad nedir, tebliğ nedir iyi öğrenmek gerek. Eğer insanın böyle bir konumu varsa, böyle bir mükellefiyeti varsa ona ehemmiyet göstermek lazımdır.

Ezan nedir? Günde beş vakit Allah ezanı niçin okutturur? İnsan acaba büyülenmiş mi? Bu büyünün çözülmesi; paramparça bir fikir dünyasında, dağınıklık içinde kendini kaybetmiş olan insanın kendine gelmesi için mi? Bu dağınıklık içinde insan “Ben kimim, neredeyim, amacım ne?” gibi kendini sorgulama meselesinden uzaklaşıyor. Bunun için insanı kendine getirme adına, kendine yeniden “Niçin yaratıldım, yaratıcım benden ne istiyor?” sorularını sorması adına Allah peygamber göndermiş, kitap göndermiş, evliya göndermiş. Evliya kimdir, Sâdât-ı Kiram kimdir, yeryüzündeki misyonları nedir, neyi temsil ederler? Sâdât-ı Kiram hangi halkanın ferdidir? Bu zâtlar, başında Resulü Ekrem (s.a.v) olan silsilenin birer ferdidir. Bu zâtlar, Allah’ın Resulünü (s.a.v) temsil eder.

Acaba din sadece Peygamber Efendimiz (s.a.v) için, sadece o dönemde yaşayan Sahabe-i Kirâm için miydi? Sahabeye talim ve tarif edilen din bizim için geçersiz mi? O Peygamber (s.a.v) sadece sahabeye ve kendi asrına mı gönderildi? İrşad ve tebliğ sadece kendi asrına mahsus bir vazife miydi? Hayır! Bu din kıyamete kadar gelen her bir ferde indi. İrşad ve tebliğ devam ediyor. Ama Resulü Ekrem (s.a.v) vazifesini “Âlimler peygamberlerin varisleridir.” düsturuna binaen âlimler üzerinden yapıyor. Her ne kadar simalar farklı görünse de gözler onun gözü, diller onun dilidir; o simaların içinde Resulü Ekrem (s.a.v) vardır. Onlara itaati kendine itaat gibi kabul eder. Onlara olan muhabbeti kendine imiş gibi kabul eder. İtaatsizliği ve sevgisizliği de kendine imiş gibi kabul eder. Sâdât-ı Kiram’ın sohbetinde Peygamber Efendimizin (s.a.v) sözlerinden bahsediyor ise o meclise iştirak eden insanın sanki Resulullah’ın (s.a.v) meclisinde imiş gibi edeple oturması, zihninin dağılmaması gerekir. Bu kapıda, bu huzurda, bu edeple oturan boş ve istifadesiz dönmemiştir bugüne kadar. Sâdât-ı Kiram’ın çoğu da zaten hem zahiri hem batıni ehl-i beyttir, Allah Resulünden (s.a.v) bir parçadır. Allah’ın Resulü (s.a.v) şöyle ifade eder: “Cenâb-ı Allah benim kalbime ne bıraktı ise ben de aynısını, taşıyıp başkasına intikal edebilmesi için Ebubekir Sıddık’ın kalbine aktardım.” Bir kanal Hz. Ebubekir (r.a), bir kanal Hz. Ali (r.a.)… Öyle devam eder, bu bir silsile hattıdır. Osmanlıyı ayakta tutan bu silsiledir. Fatih Sultan Mehmet hakkında hadis-i şerif vardır. Ama Fatih değildir mesele. Bakın, Fatih ve Fatih’in ordusu tasavvufî bir ordudur. Tasavvuf hakkında, tasavvufun fetihleri hakkındadır o hadis. Neden? Sultan Mehmet üstadı Akşemseddin’e “Bu dergâhta gördüğüm dervişlerin, müridlerin nail olacağı manevi saltanat beni o kadar cezbetti ki eğer müsaadeniz olursa dünya sultanlığını başkası yapsın ben bu dergâha geleyim. Buradaki kazanç çok büyük. Biliyorum, evet, insanları idare, sevk, orada da büyük bir sevap var. Ama ben bir mürid olayım, dervişlik yoluna gireyim.” der. Hocası “Hayır. İnsanların ihtiyacı var.” der. “Ama benim payem, hissem ne olacak?” “Payen, hissen sana yetecek.” “Efendim nasıl?” “Hususi bir destek ve inayetle senin seyr u sülûkunu tamamlayacağız.” Anlaşma bu. Ve Resulü Ekrem’in (s.a.v) hem fethi gerçekleştiren Fatih hem Akşemseddin hem müridler hem de asakir hakkındaki müjdeli hadis-i şerifi. Fetihler hep bu şekilde gelmiştir. Osmanlının fetihlerinin, o büyük saltanatın arkasında o Sâdât-ı Kiram vardır. Her hükümdarın onu yetiştiren bir mürebbisi, hocası vardır.

Cenâb-ı Allah bize de nasip etti ve bu kıyamete kadar sürecek. Ama nerede olduğumuzu bilelim, hizmet etmenin kıymetini bilelim, adabı çok iyi bilelim. Kıtmir edebiyle o seviyeye geldi. Canlılar içerisinde en düşük bir sınıf olan köpek; iyi ve salih insanlarla bir arada bulunmak, onların bulunduğu meclise gelmek, onlardan ayrılmamak ve orada kendince bir edebi sergilemek neticesinde “Kıtmir” oldu ve cennete girecek. Canlılar içerisinde en üst sınıf için tahsis edilen cennete dâhil olacak. Buna karşın bir peygamber evladı olan Hz. Nuh’un (a.s) oğlu babasının bulunduğu meclisten uzaklaşıp dünyaya gönül verenlerle oturup kalkar. Ahiretin sultanlarından uzaklaşır. Kendi benliğine, kendi aklına, zekâsına güvenir. Bir gün, iki gün… Derken kalp, oturduğu, bulunduğu, teneffüs ettiği meclise meyleder ve gönlü dünya ehline kayar. Ve Resulü Ekrem’in (s.a.v) hadis-i şerifi tecelli eder: “Kişi sevdiği ile beraberdir, sevdiği ile haşr edilir, sevdiğinin olduğu yere sevk edilir.” Hz. Nuh’un (a.s) oğlu o kadar mucizeye, vahyin inişine şahit olmasına rağmen; vahyin indiği evde büyümesine rağmen, babası bir peygamber olmasına rağmen sonu hadis-i şerifin tecellisi olur ve oturduğu, sevdiği insanlarla aynı akıbeti paylaşır. İmansız, inançsız bir şekilde ölür, cennetin kapısı ona sonsuza kadar kapatılır. Cehennemin kapısı ise ona sonuna kadar açıktır.

Ama bir Kıtmir, bir köpek… O salihlerle oturur, Allah da ona salihlerin hatırına verir. Allah Teâlâ dünyada o köpeği onlardan ayırmadığı gibi ahirette de onlardan ayırmaz. Oysa Allah hayvanlara sınırsız bir hayat vermemiştir. Cenneti onlar için değil insanlar için yaratmıştır. Kıyamet günü hayvanlar mahşer yerine gelir, hangi hayvanın hangi hayvanda hakkı varsa verilir ve sonra toprak olurlar. Kâfirler de bakarlar ki hayvanlar toprak oluyor bunun üzerine derler ki: “Keşke biz de toprak olsaydık.” (Nebe:40) Keşke biz de hayvanlar gibi, diğer canlılar gibi toprak olabilseydik, keşke ölebilseydik… Fakat Allah ölümü de öldürür. Ölüm bir hikmettir hem Müslümanlar için hem de bütün yaratılmışlar için. Ölümle ikinci bir doğum gerçekleşir, dünyaya geliş gibi ikinci bir hayata doğmak… Daha önce nasıl doğdu isek aynen öyle bir doğum ama vesilesiz, sebepsiz, anne baba olmadan.

Allah insanlığa sormuş: “Sizin rabbiniz, halıkınız, yaratıcınız kimdir?” O manzara karşısında insanlık cevap vermiş: Ya Rabbî sensin!” Neden? Fizik kanunları orada işlemiyor; Allah “kün” diyor ve oluyor, her şey sebepsiz. Ama dünya öyle değil, dünya sebepler dünyası. Allah dünyada sebepleri yaratmakla bize büyüklüğünü gösterir. “Bakın, bir şeyi sebepsiz de yaratabilirim. Ama bununla beraber milyonlarca memur yaratır mecazi bir varoluşu onların eline veririm, her bir vazifeyi ifa ettiririm.” der sanki bize. Filan filana nahoş bir şey yaptığında o fiil yapan kişiye atfedilir. Örneğin “Filan, filanı öldürdü.” Öldüren insan, öldürme fiilini yaratan Allah. Kötü şeylerin Allah’a atfedilmemesi için azametine binaen Allah sebepleri yaratmıştır. İyilikte de kötülükte de sebepleri yaratmıştır. İrşad da vesile iledir. Şeytan, cin, insan yaratmış; buna mukabil peygamber, peygamberin temsilcisi salih insanlar, evliya yaratmış. O kanalla insanlara tesir eder, insanlara ulaşır.

İnşaallah bizler de tavsiyelere uygun hareket edelim. Rabıta, sohbet, hatme, evrad ü ezkar, hizmet; bunlara ehemmiyet gösterelim.

Ve sallallahu aleyhi vesellem…

 

SIBGATULLAH: ALLAH’IN BOYASI İLE BOYANMA

31 May, 2017 119
Tasavvuf, fiziksel dünyanın ötesinde metafizik bir âlemi ve insanın zahirinden çok…

BİR MÜRİD BİR EDEB

31 May, 2017 128
“Tarikat ehli rengârenktir. Seyirleriyle makamları değişiktir. Bazıları celal, bazıları…

MUSİBETLERİN ARDINDAKİ SIRLARI GÖRMEK

09 May, 2017 373
Bismillahirrrahmanirrahim. Elhamdülillahi Rabbül âlemin. Vesselatü vesselamü ala…

Hadislerle Berat Kandili

09 May, 2017 234
Rasulullah Efendimiz (s.a.v) şöyle buyurmuşlardır:

Salâvat-ı Şerife Getirmenin Fazileti

09 May, 2017 117
Bilindiği üzere Efendimiz (s.a.v) Hazretleri’nin adı anıldığında duyan her Müslüman’ın…

“BİZİ SEV, BİZİ SEV, BİZİ SEV”

27 Apr, 2017 329
Bismillahirrahmanirrahim elhamdulillahi Rabbül Âlemin. Vessaletü vesselamü ala seyyidina…

SEYDA FADLULLAH (K.S) HAZRETLERİNİN TEVAZUSU

27 Apr, 2017 191
“Tasavvuf kısaca güzel ahlaktan ibarettir” diyor arifler. Acaba güzel ahlak nedir?

GİDEN SEVGİLİ

27 Apr, 2017 330
Didârını parem dedikçe örttü nikâbı yâr, Bildim ki ben ve talebim bana hicâbı yar.
© 2017 Nurşin.com"Site içerisindeki Tüm Yazı Resim ve Medyaların Telif Hakları nurşin.com 'a aittir , izinsiz kopyalanamaz , çoğaltılamaz. "