Tasavvufta Edep ve Teslimiyet

       Adamın biri kırda uyurken ağzına yılan girip karnına indi. Adam hiçbir şeyi fark etmemişti. Oradan geçen bir hekim olup bitenleri gördü. Adamı uyandırdı. Kendisine hiçbir şey söylemeden acı elma yemesini emretti, bu konuda ona baskı yaptı. Adama acı elma yemek zor gelmişti. Bu yüzden hekime yalvarmaya başladı.

Ona; ‘beni bunun için zorlama, bu acı elmayı yiyemiyorum.’ dedi. Hekim daha çok ısrar edince adam kustu ve böylece karnına girmiş olan yılan çıkıverdi. Adam kendisine niçin acı elma yemesi için ısrar edildiğini görünce hekime ‘anam babam uğruna feda olsun, niye bana işin başında gerçeği söylemedin?’ diye sordu.

Hekim de ona ‘eğer işin başında sana gerçeği açıklasaydım korkacak ve elmayı yiyemeyecektin, elmayı yiyemeyince de bu beladan kurtulamayacaktın.’ diye cevap verdi.
            

        Aslında her talebe bağlı olduğu şeyhinin elinde Mesnevide anlatılan bu adam gibidir. Gaflet halinde ta içine kadar sokulan, gizlenen, zararı fark edilip nedeni belki de anlaşılamayan nefis yılanı insanı anbean kemirmektedir. Yüce Allah’ın bir lütfu ve mutlak suretle  şükredilmesi gereken bir nimeti olarak insana bir evliya zata talebe olmak nasip edilmişse, mürid şeyhi sayesinde bu nefis yılanının zararına karşı korunabilir. Şeyh müride zor gelen emirler verirken bu emirleri sayesinde o müride güçlü bir nispetin meydana geleceğini bilir. Buna göre mürid şeyhi kendisine bir şey emredince bu gerçeği hatırlayarak almış olduğu emri şevkle ve ciddiyetle yerine getirmeli, emrin yerine getirilmemesi halinde üzülmelidir çünkü emri yerine getirmedikçe onun sağlayacağı faydayı kavrayamaz. Bundan da önemlisi, şeyhin emirlerini yerine getirmemek namazı terk etmekten daha zararlıdır. Mürid üstadının öğrettiği şeyi faydalı görmediği halde onunla amel ettiği takdirde yahut üstadının emrine uyduğundan dolayı zarara uğraması halinde Allah’a şükretmeli, emir o şekilde olmasaydı imanından olacağını bilmelidir.
            
         Müridin herkese özelikle şeyhine karşı edep kurallarına uyması gerekir. Herkese karşı edebin gerekçesi; herkesin Allah’ın yaratmış olduğu bir varlık oluşudur. Şeyhine karşı edebin gerekçesi ise onun mutlak fani olduğunu bilmesidir.
               
        Şeyh Abdurrahman Tağî Hazretleri bu edebi üç kısıma ayırır; bir kısmı mürid tarafından gönüllü olarak meydana getirilir. Başkaları kendisini övsün ve ‘falanca ne kadar edepli bir müriddir’ desinler diye edep takınır, yoksa takındığı edep şeyhine karşı hürmetinden kaynaklanmaz. Bu tür edep hem şerren kınanır, hem de büyük şeyhlerin nazarında makbul değildir.

İkinci kısım edep; müridin gönüllü olarak, başkaları da kendine uyup şeyhine hürmet etsin diye takındığıdır. Bu şerren kesin olarak kınanmamakla birlikte âlimlerce hoş görülmemiştir. Üçüncü kısım edep ise; müridin kendini eksik, şeyhini ise yüksek derecelerde gördüğü, bu derece farkına dayandırdığı ve edepli olmadığı takdirde helak olacağından çekindiğidir.
            
         Mürid kalben edebi yerleştirmenin yanı sıra şeyhinin yanındayken de bir edepsizlik yapmamak için tedbiri elden bırakmamalıdır. Öyle ki, yapacağı hareket halkın gözünde edep kurallarına aykırı olarak görülse dahi mürid şeyhine rahatsızlık vermeyecek şekilde davranmayı seçmelidir. Şeyh Abdurrahman-ı  Tağî Hazretlerinin, yolda  Gavs-ül Azam ile konuşmak isteyince, kendisine dönüp bakmakta zorlanmayacak kadar yakınında yürümesi bunun ne güzel bir örneğidir.
      
        Mürid başına gelen her olayı vakit geçirmeden, Necmuddin-i Kübra Hazretlerine göre üç gün içinde şeyhine anlatmalıdır. Hatta kalbinde beliren vesvese ve kuruntuları (ki kendi hallerinden ileri gelir) başkasına değil şeyhine açıklaması şarttır. Bunun nedeni şudur; şeriat zahire göre hüküm verdiğin için şeyh müridlerine karşı hale göre değil, bilgiye dayanarak muamele eder.
             
       Şeytan ve nefis her ibadete müdahale edebilir. Üstada niyet edilerek yapılan amel hariç. Mürid daima üstadı karşısında yaptığı her ibadette ve elde ettiği her derecede kendini eksik görmelidir ki bu müdahaleden kurtulabilsin. İşte tasavvuf yolunda rabıta olmazsa olmazdır. Rabıtayı düstur edinmiş bir mürid bilir ki kaynak ne olursa olsun faydayı kendisine ulaştıran vasıta şeyhidir. Böylece mürid şeyhinin verdiği terbiye ile yetinmelidir. Nasıl ki trafo tüm elektriği üzerinde toplar ve evler ne eksik ne fazla tam ihtiyacı nispetinde elektrik yollarsa şeyh mürid için onun gibidir.

        Mürid şeyhi için seven, şeyhi için nefret edendir. Şeyh Abdurrahman Tağî (k.s.) ‘dünyada teslimiyetten üstün hiçbir şey yoktur. Biz Gavs-ül Azam Hazretleri zamanında gayet rahattık. Çünkü her türlü şahsi görüşlerimizi ve insanların amelleri ile ilgili şahsi kanaatlerimizi bir yana bırakmıştık. Gavs Hazretleri kimin hakkında ‘faziletlidir’ dese, nerede olursa olsun onu herkesten faziletli sayıyor, buna karşılık O kime ‘noksandır’ dese amellerine bakmadan onu noksan kabul ediyorduk.’ demiştir.
     
         Edep kurallarına dikkat ederken sünnetleri de atlamamak gerekir. Şöyle ki; namaz safındayken şeyhe edep göstermek, namazdan sonra da tesbihi bitirmeden önce şeyhin gerisine çekilmek uygun düşmez. Edebi gözetmek itaat yolunu tutmaktan daha iyidir.
        
        Abdülhalik Gücdevanî Hazretleri şu tavsiyelerde bulunmuştur; bütün hallerde edebe ve takvaya uygun davranmayı öğren. Bunun için eski büyüklerin yolundan gitmeli, ehl-i sünnet ve’l cemaat mezhebinden ayrılmamalı, fıkıh ve hadis öğrenmeli, cahil sufilerle düşüp kalkmamalı, ne imam ve ne müezzin olmaksızın namazlarını cemaatle kılmalısın. Malınla bedeninle ve ruhunla şeyhine hizmet eyle. Şeyhlerin davranışlarına karşı çıkma, çünkü onlara karşı gelenler, onları inkâr edenler iflah olmaz.’

        Mürid bu edep kurallarını gözettikçe ve teslimiyetini olgunlaştırdıkça Allah’a giden yolların en kısa ama en çetini olan tasavvuf yolunda şeyhi eşliğinde ilerleyecek, ilerleyecektir. Bu edep kurallarına uymak, kemal sıfatları edinmek, kalbi yavaş yavaş Allah dışındaki her şeyden koparmak ve şeyhin emirlerine uymak  demek; muhabbeti artırmaya ve daha çok muhabbet iksiri içmeye çalışmak demektir. Böylece mürid öyle bir hale gelmeli ki, üstadı kendisine emir verirken çekinmemeli yani kalbi şeyhinden kaçacak, feyiz istemekten vazgeçecek de bu yüzden zarara uğrayacak diye endişe etmemelidir. Çünkü şeyh her zaman böyle bir şeyden korkar.
      
        Rabbülalemin bizleri edebi tam, teslimiyeti sonsuz, layık talebelerden eylesin. ÂMİN!
                  
(Mukaddes Sözler syf: 241-250 )

 

Hz. Osman’ın (r.a)  Şehâdeti

Hz. Ömer’in (r.a) bir Yahudi tarafından şehit edilmesinin ardından şuranın kararı ve halkın da isteği üzerine halife seçilen Hz. Osman’ın halifeliğinin ilk altı yılı sorunsuz geçti; fakat Resulullah’ı (s.a.v) gören şerefli ümmetin sayısı gittikçe azalıp vahyin kokusu etkisini yitirmeye başlayınca halk da bozulmaya başladı. Celali ile yüreklerin titrediği Hz. Ömer’den çekinen Kureyş halkı Hz. Osman’ı hoşgörüsünden ötürü daha çok seviyordu. Fakat Hz. Osman’ın bu merhametinden yararlanmak isteyen bazı valiler makamlarını kötüye kullanmaya başladılar. Halk arasında valilere yapılan şikâyet ve isyanlar artıp fitnenin çıkmasına sebep oldu.

Hz. Ömer zamanında Müslüman olmasına rağmen kalbinden Yahudi kinini atamayan Abdüllah bin Sebe, Hz. Ömer’in hiddet ve tedbirinden fitne çıkarmaya cesaret edememişti. Hz. Osman zamanında Mısır’a gidip cahil halkı Hz. Osman’a karşı galeyana getirdi. Kûfe, Basra ve Şam'da “Ric'atı Muhammed”[1] düşüncesini yayıp halifeliğin aslında Hz. Ali’nin hakkı olduğunu, Hz. Osman’ın bunu onun elinden aldığını söyleyerek bugünkü Şia akidesinin temellerini attı. İnsanları öyle bir itikada getirdi ki öfkeli halk artık Hz. Osman’ı kâfir bilip, onu öldürmenin ibadet olduğunu düşündüler. Halifelikten çekilmediği takdirde Hz. Osman’ı öldürme kararı aldılar. Bu amaçla dört bin kişilik bir grup Medine’ye geldi. Hz. Osman’a hakkındaki şikâyetlerini şu sorularla bildirdiler:

‒  Resulullah (s.a.v) ve Şeyhayn[2] Arafat’ta namazı kısalttılar; ama sen tam kıldın.

            “İslam’ın işi büyüdü. Şarkın ve garbın halkı Müslüman olup Arafat’ta toplandılar. Onlar kasr sünnetini bilmiyorlardı. Eğer namazı tam kılmasaydım böyle kılınması gerektiğini zannederlerdi.”

Ebû Zer Gıfârî (r.a) Şam’da Mu’âviye’nin (r.a) yanında bulunuyordu. Beyt-ül mâldaki malların kullanımı konusunda aralarında anlaşmazlık yaşandı. Ebû Zer-i Gıfârî Şam’dan Medine’ye geldi. Hz. Osman onu Medine’den dışarı çıkardı. O da bir harabe köye yerleşti.

‒  Resûlullah (s.a.v) ve Şeyhayn (r.a) Ebû Zer Gıfârî’yi mükerrem tutardı. Sen ise onu Medine’den çıkardın.

“Ebû Zer ve Mu’aviye’nin uygulamaları ve sözleri onların içtihadı ile alakalıdır. Onların birbirlerini sevmeleri ayet-i kerime ile sabittir. Medine’den uzakta ikamet etmesi cahillere bir şey ulaşıp İslam’a bir zarar gelmesin diyedir.”

‒ Önceden zekâtı âmiller[3] toplardı. Mal sahibi istediği kadar zekât verirdi.

“Âmiller zekâtı zor kullanarak alırlar ve telef ederdi. Ben mal sahiplerinin kendilerinin beyt-ül mâle götürüp vermelerini istedim.”

‒ Hakem bin Âs ile Mervân bin Hakem’i Resûlullah (s.a.v) nifak sebebi ile Medine’den dışarıya sürdü. Sen ise onu Medine’ye geri getirdin dediler.

“Son hastalığı sırasında onları geri getirmek için Resûlullah’tan (s.a.v)  izin istedim. O da verdi. Bunu Hz. Ebu Bekir ve Hz. Ömer’e de söyledim. Onlar başka şahit de istediler, ama bulamadım. Ben halife olunca da Resûlullah’ın (s.a.v) izniyle onları geri getirdim.”

‒ Benî Ümeyye’nin ihsanını arttırıyorsun. Onların maişeti[4] fazlalaşıyor.

“Herkes bilir ki Allah Teâlâ bana servet vermiştir. Ben daima sıla-ı rahmi muhafaza etmişimdir. Şu anda ömrümün sonuna geldim. Bu hâldeyken hoşnut onulan hâlimin neden aksini yapayım. Vallahi beyt-ül mâldan onlara hiçbir şey vermedim. Kendi malımdan verdim.”

‒ Kur’an-ı Kerim’in birkaç nüshası hariç, diğerlerini niçin ateşte yaktın?

“Başka şehirlerde Kuran-ı Kerim’in rivayetlerinde ihtilaflar vaki olduğunu işittim. Bu yüzden fitne çıksın istemedim. Asıl olan nüshayı bırakıp değiştirilmiş nüshaları yaktırdım. Kötüleyenlerin dilleri İslam dini üzerine olmasın.”

‒ Hz. Ebu Bekir (r.a) Resûlullah’tan (s.a.v) sonra hürmeten minberden bir derece aşağı durdu. Hz. Ömer, Ebû Bekir’e hürmeten ondan aşağı durdu. Ama sen Resûlullah’ın yerinde durdun.

“Eğer bu kaideyi devam ettirseydim, hutbeyi bir kuyu kazdırıp içine girip okumam gerekirdi.”

‒  Kapına kapıcılar tayin ettin.

“Devletin din işlerini görürken din ile alakası olmayanların zararını engellemek için kendimi muhafaza ettim.”

‒  Hayvanlara Baki’de otlamalarını yasakladın.

“Beyt-ül mâl hayvanlarından dolayı onu korudum. Böylece onu koruyup telef etmesinler.”

‒ Resûlullah’ın (s.a.v)  yüzüğünü kaybettin.

“Sahâbe-i güzinin gözleri önünde yüzük Erîs kuyusuna düştü. Ne kadar arasak da bulamadık. O şereften mahrum kaldık.”

Hz. Osman her soruya ayet ve hadislerle cevap vererek haklı olduğunu kanıtladı. Hz. Ali’nin de gayreti ile fitne çıkmadan oradan ayrıldılar. Fakat yakılan fitne ateşi bir türlü sönmek bilmiyordu. Bir sene sonra Mısır’dan ve Irak’tan binlerce kişilik bir grup Hz. Osman’ı öldürmek için Medine’ye geldi.

 

Mısırlılar Hz. Ali’nin, Iraklılar ise Hz. Talha’nın halife olmasını istiyorlardı. Mısırlılar Hz. Ali’ye gelip onu halife yapmak istediklerini söylediler. Hz. Ali onları onaylamadı ve Resulü Ekrem (s.a.v) sizin yerleştiğiniz yere gelen askerin melun olduğunun haberini verdi, buyurdu. Hz. Osman, o gece Hz. Ali’nin yanına gelip bu askerleri geri döndürmesini söyledi. Hz. Ali de sabah olunca askere nasihat etti. Askerler geri döneceği sırada Hz. Ali, Hz. Osman’ın yanına giderek Mısır valisini onların istediği kişiyle değiştirmesini söyledi. Hz. Osman onların isteği üzerine Muhammed bin Ebî Bekr’i Mısır’a tayin etti. Mısırlılar yanlarında yeni valileri ile Mısır’a gittiler. Fakat yolda bir haberci ile Hz. Osman’ın mektubunu buldular. Mektupta eski valiye gelenleri kabul etmesi yazıyordu. O zaman yazılar noktasız olduğundan mektuptan “Yeni valiyi katlediniz.” manasını çıkardılar. Çok kızıp geri döndüler, Iraklıları öldürdüler. Hz. Osman’ın evini sardılar.

Medineliler gelen grubu bu kadar kalabalık görünce derhal silahlanıp neden geldiklerini sordular. Onlar hacca gidiyoruz, cevabını verince silahlarını bıraktılar. Ancak Hz. Osman, gelenlerin kastının kendi canı olduğunu anlamıştı. Kendisini koruyan dört yüz askeri vardı, askerlerini çağırıp: “Kim odasına gidip silahını bırakır, kendi hâlinde oturursa azat olsun. Hayır duam da onunla olsun.” dedi. Onlar da emre uyup dağıldılar. Kendisini korumak, isyanları bastırmak isteyen ashabını da bundan men etti. Çünkü Resulullah’a söz vermişti:

Bir gün Resûl-i Ekrem (s.a.v) mescitte ashabı ile otururken Hz. Osman da yanlarına gidip bir köşeye oturdu. Resûl-i Ekrem (s.a.v): “Yâ Osman, bana yakın ol!” deyince Hz. Osman biraz yaklaştı, Resûl-i Ekrem (s.a.v) tekrar: “Bana yakın ol!” deyince biraz daha yaklaştı, öyle ki Hz. Osman’ın dizleri Resûlullah’ın (s.a.v) mübarek dizlerine değiyordu. Resûl-i Ekrem (s.a.v) Hz. Osman’ın yakasının açık kaldığını fark edip mübarek eli ile yakasını kapattı, yüzüne baktı ve ağlamaya başladı. “Ya Osman! Seni büyük bir görevin beklediğini bil. Münafıklar senden onu almak istediklerinde, bana kavuşuncaya kadar sakın vazgeçme. Sen kıyamet gününde yanıma ilk gelenlerden olacaksın. Damarlarından rengi kan rengi, kokusu misk kokulu kan revan olacak. Ben ki Resûlüm! Sana ‘Bunu kim yaptı?’ diye sorduğumda arştan bir nida duyulacak. O an Allah ile arandaki perde kalkacak. Allah Teâlâ tecelli edip sana: ‘Seni öldürenler hakkında ne düşünüyorsun?’ diyecek. Sen de Ya Rab! Sen onları cezalandırsan da affetsen de ben razı olurum.” diyeceksin.” dedi.

Hz. Osman (r.a) Resulullah’ın (s.a.v) bu emanetini kimselere açmadı. O gece yanına gelen Hz. Ali’ye “Yâ Ali! Başıma ne geleceğini bilmiyorum mu zannedersin? Yâ Ali, lütfet, benim yüzümden kimseye zarar gelmesin. Bu gece Resulullah’ı (s.a.v) rüyamda gördüm. Bana: ‘Yâ Osman! Bu gece bizim yanımızda iftar edersin.’ dedi. Yâ Ali, on şeyi mahrem hazine gibi kimseye söylemeden sakladım. Ben İslam’ın üçüncü halifesi oldum. Resulullah’ın (s.a.v) iki kızı ile evlenmek benden başka hiç kimseye nasip olmadı. Teganni etmedim. Bütün ömrümde teganni etmek istemedim. Teganni edilen yere bile uğramadım. İmana geldikten sonra zina etmedim. Evvelden de zina etmemiştim. İmana geldikten sonra hırsızlık etmedim. Evvelden de etmemiştim. Resulullah’a (s.a.v) biat edip mübarek eline elim değdikten sonra sağ elimi bir daha avret yerime değdirmedim. Her cuma günü bir köle azat ettim. Resûlullah’ın (s.a.v) zamanından beri başıma gelecekleri biliyordum; ama kimseye anlatmadım. Bu üslup ve bu tertip üzerine yedi Mushaf-ı Şerif yazdırıp bütün müminleri ihtilaf etmekten kurtarıp her birini bir memlekete gönderdim.”

Hz. Ali (r.a) o gece oğulları Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin’i, Hz. Osman’ı korumaları için Hz. Osman’ın evine gönderdi. “Her kim Hz. Osman’ı öldürmek isterse kılıcı vurun!” dedi. Onları kapıda gören isyancılar kapıdan girmeye cesaret edemeyip evin duvarını yıkarak içeri girdiler. O sırada Kuran-ı Kerim okuyan Hz. Osman (r.a) onlara karşı koymadı ama bir Müslüman’ın bir Müslüman tarafından ancak zina, kasten adam öldürme ve dinden dönmek kaydıyla öldürülmesinin helal olduğunu, kendisinin ise bunların hiçbirini yapmadığını söyledi. Merhametli kalbi o an dahi kendisini öldürmeye gelenlerin kâfir olmalarına razı olmuyordu. Onlara:

“Allah’a ve İslam’a yemin ederim ki siz bilmez misiniz, Resûlullah (s.a.v) Medine’ye geldiğinde Medine’de Rûme kuyusundan başka tatlı su yoktu. Resulullah (s.a.v) ‘Rûme kuyusunu kim satın alır, kendi kovası ile Müslümanların kovasını bir tutarsa onun Rûme kuyusundaki kovasından cennetteki kovası hayırlı olur.’ dediğinde o kuyuyu satın aldım. Siz ise bugün o kuyunun suyunu bana içirmiyorsunuz. Ben deniz suyu içiyorum.”

Hepsi “Evet, öyledir.” dediler.

“Allah’a ve İslam’a yemin ederim ki siz bilmez misiniz? Mescit dar geliyordu. Resûlullah (s.a.v)  buyurdular ki ‘Falanın yerini kim satın alıp mescide katarsa o yerden daha iyisine cennette kavuşur.’ O yeri has malım ile satın aldım ve mescide kattım. Siz bugün beni o mescitte iki rekat namaz kılmaktan men ediyorsunuz.”

Hepsi “Evet, öyledir.” dediler.

            “Allah’a ve İslam’a yemin ederim Tebük gazasında, İslam askerini kendi malımdan teçhiz ettiğimi bilmiyor musunuz?”

“Evet, biliyoruz.” dediler.

“Allah’a ve İslam’a yemin ederim ki “Resûlullah (s.a.v) Mekke-i Mükerreme’den Uhud adlı dağa çıktılar. Ebû Bekir, Ömer ve ben de beraber çıktım. Dağ harekete geldi. Hatta taşları döküldü. Resûlullah (s.a.v)  mübarek ayağı ile dağa vurup buyurdular ki: ‘Sakin ol ya Uhud! Senin üzerinde bir Nebî, bir Sıddîk ve iki şehit var.’ Bunu bilmez misiniz?”

“Evet, biliyoruz.” dediler.

Hz. Osman (r.a) karşısındakileri izhar edip kendisinin hak üzere olduğunu, onların ise batıl üzerine olduğunu kendi dilleriyle ikrar ettirdi. Ardından üç kez “Allahu Ekber! Kâbe’nin Rabbine yemin ederim ki ben şehidim. Şahit olunuz!” dedi.

            İsyancılar Hz. Osman’ı dokuz yerinden hançerleyerek katlettiler. Oruçlu olan Hz. Osman’ın mübarek kanı o an önünde açık olan Kuran-ı Kerim’in üzerindeki şu ayete sıçradı:

            “Onlara karşı Allah sana yeter. O işitendir bilendir.” Bir rivayete göre o kan hiç kurumadı.

Hz. Osman şehit edildikten sonra üç gün defnedilmedi. Üç günden sonra gaipten “Osman’ın cenazesini defnedip namazını kılınız ki muhakkak Allah Teâlâ ona rahmet etti.” nidası işitildi. Bakî Kabristanı’na defnedilmeye giderken cemaatin arkasında birdenbire büyük bir bulut hasıl oldu. Cenaze-i şerif ile gidenler o kadar korktular ki neredeyse cenazeyi bırakıp gideceklerdi. O sırada bulutun içinden bir ses “Korkmayınız, meyyiti bırakıp gitmeyiniz. Biz de bu mübarek meyyitin namazını kılmaya geldik.” dedi. Gelenler Hz. Osman’ın (r.a) adını işittiklerinde ayağa kalkan meleklerdi.

 

Resûl-i Ekrem’in (s.a.v) “O fitnede Osman mazlum olarak katledilir.” sözüyle anlattığı bu fitne zamanında, Hz. Osman 82 yaşındaydı. Hz. Osman’ın şehit edilmesinden sonra bir daha Medine’de halife yaşamadı. Hz. Ali halife olduğunda Kûfe’ye yerleşti. Hz. Osman’ın şehit edilmesiyle dünya kıyamete dek devam edecek fitneye gark oldu.

 

Nurşin Esintileri Dergisi 3. Sayısı Hz. Osman’ın Hayatı ve Menâkıb-ı Çihâr Yâr-i Güzîn, 4. Bâb’tan sadeleştirilerek yazılmıştır.

 

[1] Hz. Muhammed’in (s.a.v) tekrar geri dönüşü.

[2] Dört büyük halifeden ilk ikisi. Hz. Ebû Bekir ve Hz. Ömer için kullanılan lakab.

[3] Vergi tahsiline memur kimse.

[4] Geçinmek, yaşamak için lüzumlu şeyler.

Dünyada Bir Yolcu Gibi Ol!

Bismillahirrahmanirrahim. Elhamdülillahi rabbil âlemin. Vesselatü vesselamü ala seyyidina nebiyyil ümmi ve ala alihi ve sahbihi ve sellem. Rabbiş rahli sadri ve yessirli emri vahlul ugdeten min lisanî yefgahu gavli.

Peygamber Efendimiz (s.a.v) ve ondan önce gelen yüz yirmi dört bin peygamberin hepsi insanları uyandırmak için gelmişlerdir. İnsanların uykuda olduklarından, gaflet içinde olduklarından bahsederler. “Çoklukla övünmek sizi, kabirlere varıncaya (ölünceye) kadar oyaladı.”[1]buyrulur. Kuran-ı Kerim’de. İnsanlar mal toplama, malın arkasından koşma büyüsüne tutuldular; bu onları meşgul etti. Ta ki kabre girene kadar uyanamadılar. İnsanın bir imtihana tâbi tutulduğunu bizim yaratıcımız beyan eder, Peygamber Efendimiz (s.a.v) beyan eder. Resulü Ekrem (s.a.v) buyuruyor ki: “Kün fid dünya keenneke garip.” Yani: “Dünyada sanki bir garip veya bir yolcu gibi ol.”[2] Dünyaya aldanmayın, bağlanmayın. Gördüğünüz şeyler sizi dağıtabilir, hislerinizi köreltebilir, sizi aslî vazifenizden alıkoyabilir. Gördüğünüz, duyduğunuz şeyler, içinizde bir habbe oluşturup bütün ruhunuzu kuşatabilir. Allah’ın ayetlerini işitmenize engel olur. Peygamber Efendimizin (s.a.v) sözlerinin ne anlama geldiğini düşünmenize engel olur. Anlamlarını bilirsiniz ama hakikatini öğrenemezsiniz. Onun için Resulullah (s.a.v), hayatını gurbetteki bir insanın hayatı gibi sürdür, kalbini dünya malına fazla bağlama; der. 

Peygamber Efendimiz (s.a.v) bir gün ashabı ile otururken yere bir daire çizer. Çizginin etrafına bir daire daha çizer. Bunu resmetmek suretiyle ashabı üzerinden ümmetine şu ikazda bulunur: Birinci çizgi insanın ölümüdür, hayatının son bulduğu andır. Bu çizgiyi çevreleyen diğer çizgi ise insanoğlunun hedefleridir. Hiçbir insan yoktur ki dünyadaki hedeflerine,  gayesine ulaşsın da ondan sonra can versin. Ölüm, her zaman insanoğlunun hedeflerinden önce gelmiştir.

İnsan hayatı boyunca hep planlar, programlar yapar. Bu planların içerisinde önemli bir mesele olan ölüm mefhumunun bulunması gerekir. Hayatımızı bununla dengelememiz lazımdır. Onun içindir ki Allahu Teâlâ Kuran-ı Kerim’de ölüme çok dikkat çeker. Kabir âlemine, berzah âlemine, hesaba dikkat çeker. “Summe le tus’elunne yevme izin anin naîm.” “Sonra o gün, size verilmiş olan her nimetten sorguya çekileceksiniz.”[3] O gün Allah mahkemeyi kuracak, bizzat kendisi hâkim olacak. Her bir insanın sorgusunu bizzat Allah yapmak suretiyle size verilen her bir nimetin hesabını vereceksiniz. Hz. Ömer (r.a.) buyurmuş: “Allah sizi hesaba çekmeden evvel siz nefsinizi hesaba çekin.” Peygamber Efendimiz (s.a.v), dünya hayatından sonra insanın gidebileceği iki yer olduğunu söyler; ya cennet ya cehennem. Üçüncü bir yer yoktur gidilecek.

Yeryüzünde var olan onca varlık içinde mükellef olan yalnız insanlar ve cinlerdir. Şeytan da cin taifesindendir. Hz. Âdem (a.s.) yaratılmadan iki bin sene evvel yeryüzünde mükellef varlık olarak cinler vardı. Cinler, yeryüzünde bir kargaşa ortamı oluşturmuşlardı. Allah Hz. Âdem’i (a.s.) yaratacağı zaman melekler “Ya Rabbi, cin taifesi gibi yeryüzünü ifsad eden, bozgunculuk çıkartan, birbirinin kanını döken bir ırk mı yaratacaksın?” dediler. Âdem (a.s.) ve onun çocukları yaratılırken melekler, cinlerin tarihine bakıp Allah’a böyle söylediler. Allah, “Sizin bilmediğiniz şeyler var, ben biliyorum.” buyurdu. Cinlerin bir kısmı Allah’a inanıyor, bir kısmı inanmıyor. Şeytan da cin taifesindendi ve önceden Allah’ın yüksek kullarından bir kuldu. Onu saptıran şey ondaki “nefs” oldu. Bütün insanlığı yoldan çıkaran şey, nefs.  Ve onun üzerine “şeytan” da eklendi. Kuran-ı Kerim’in ve Peygamber Efendimizin (s.a.v) ifadelerinde şeytan için insanın damarlarında kanın dolaştığı gibi şeytan da insanın içinde dolaşır ve ta kalbine tesir edecek güce sahip olduğu ifade edilir. Hepimiz nefs sahibiyiz, şeytan var; bozulmamız için bir sürü koşul mevcut. Ve bunlara rağmen insanoğlunun bozulmaması lazım. İnsanın her an hastalığa yakalanma ihtimali var. Bunun için sürekli yenilenmesi, sürekli tövbe etmesi gerekiyor. Resulü Ekrem (s.a.v) bunun ilacı olarak bize dünyada kendimizi gurbetteki bir insan gibi yahut bir yolcu gibi düşünmemizi tavsiye ediyor. Gurbete çıkan bir insan bütün sermayesini bir gecede harcamaz örneğin. Dünyada da bütün sermayenizi harcadığınız zaman esas yurda gidince hiçbir alacağınız olmaz, müflis hükmünde olursunuz.

Peygamber Efendimiz (s.a.v) buyuruyor ki: “Akıllı kimse, nefsini hesaba çeken ve ölümden sonrası için çalışandır.”[4] Allahu Teâlâ sınav olsun diye hakikati görmemize engel olacak dünya denilen bir perde yarattı. Bakıyorsunuz her şey sebepler dairesinde oluşuveriyor. Sebeplerin arka planında Allahu Teâlâ var ama nice insan göremiyor. Akıllı insan perdenin arkasını görebilendir.

“Ölmeden evvel ölünüz”[5] buyurur Peygamber Efendimiz (s.a.v). Ölüm sizi uyandırmadan önce uyanın. “Ve men kane fi hazihi a'ma fe huve fil ahıreti a'ma ve edallu sebila.”[6] Dünyada iken gözünü, kalbini açmayan insan ahirette Allah’ın huzuruna da kör olacak gelecek. Daha fırsat var iken gözlerimizi açalım, kalplerimizi açalım. Peygamber Efendimiz (s.a.v), “Dünyada garip yahut yolcu gibi ol; nefsini ehl-i kuburdan say.” buyurmuş. O zaman insan bedeniyle dünyada, malın içinde bulunulabilir ama malı kalbin içine aldığı zaman dengeyi alt üst etmiş olur. Allah bu tür insanlara lanet eder. Yine buyurur ki Peygamber Efendimiz (s.a.v): “Dünya mel'undur, içindekiler de mel'undur, ancak zikrullah ve zikrullaha yardımcı olanlarla âlim veya müteallim hâriç.”[7] Allah ile ilişkilendirilen şeyler müstesna olmak üzere her şey mel’un.  Resulullah Efendimiz (s.a.v): “Dünya bir leş yığınıdır, çöplüktür. O çöplüğün etrafında toplanan, o çöplüğe kalbini bağlayan insanlar Allah nezdinde birer köpekten ibarettir.” buyuruyor. Ve insanlar o çöp için birbirleriyle kavga eder.

Müslüman nasıl olmalı?  Cenabı Allah ona muallim göndermiş, peygamberler göndermiş. Peki, peygamberleri biz görmedik, o devre yetişmedik. 1400 yıl evvel gelse idik çok şanslı olacaktık. Biz ikaza muhtacız, uyandırılmaya muhtacız. Çünkü insanı Allah’a davet eden bir iken dünyaya davet eden bindir. Bire karşı bin var. O zaman o ‘bir’in himayesinde bulunmak lazımdır.

Çocuk bulûğ çağına gelene kadar Allah şefkat ve merhametine binaen ona iki tane mürebbi vermiş. Bu mürebbiler, onu ahirete ve dünyaya hazırlar. İnsanı da Allah boş bırakmamış. Peygamberlik müessesini her dönem işletmiş. Bazen aynı dönemde elli peygamber hazır bulunmuş. Köyden köye bağlantı sağlayacak vasıtalar olmayınca her köyde bir seçkin kişiyi peygamberlikle görevlendirmiş ve o köyün irşadına o kişiyi vesile kılmış. En son Resûlü Ekrem’e (s.a.v) kadar. Ondan sonra peygamber gelmiyor fakat velayet kapısı açık mı? Kıyamete kadar velayet kapısı açık. Peygamber Efendimizin (s.a.v) nübüvvet ve velayet olmak üzere iki sıfatı vardı. Nübüvvet kapısı kapanmıştır ama velayet kapısı açıktır. İrşad müessesini Allah kıyamete kadar işletiyor. Peygamber Efendimiz (s.a.v) buyurur ki: “Ümmetimin âlimleri İsrailoğulları’nın nebileri gibidir.” Endişeye kapılmasın benim ümmetim, diyor yani. Ümmetimden öyle zâtlar gelecek ki onlar kabiliyet ve donanım itibariyle İsrailoğulları’nın peygamberleri gibidir. İnsanları irşad etmekte, insanlara tesir etmekte benden önceki peygamberler gibidirler.

İnsanın kalbine hâkim olması gerekir. Allah ile arasında engeller varsa kendini bir muhasebeye tâbi tutup engelleri bertaraf etmesi gerekir. Denilir ki İmam-ı Âzam Ebu Hanife Hz.  (k.s) kırk yıl boyunca yatsının abdestiyle sabah namazı kılmıştır. Bu şu anlama gelir: İmam-ı Âzam Ebu Hanife’de (k.s) öyle bir aşk u şevk vardı ki o aşkla kırk yıl boyunca gecesini ihya etmiştir. Gaflete düşmemiş anlamına gelir bu. Kırk yıl bizim gözümüzde ne kadar büyük bir rakam. Kırk sene boyunca geceleri yatmadı demek ki. İmam Âzam’a (k.s) bunu yaptıran neydi? Çünkü zevk aldı, sevdi. Bir şeyin mahiyetini anlamak için biraz da zevk almanız gerekir. Tadını alabilmek için de sevmeniz gerekir. Bugün nice insanlar geceden sabaha kadar uyanık. Belki sabah da değil sabahın sonrasına kadar. Ellerinde bir tane ekran var, o ekrana kendilerini hapsediyorlar. Bu,  bilgisayar olabilir, cep telefonu olabilir. Bu, bugün çok garip bir hadise değil. Geceden sabaha kadar gaflet. İmam Ebu Hanife (k.s) sevdi ve büyük bir tat aldı, o işe kendini adadı. Başka bir ekrana bakıyordu o. Ve o ekrandan da büyük bir tat alıyordu. Siz ona deseydiniz ki “Niçin yapıyorsun bunu?”. O size derdi ki: “Sizin yediğinizden, içtiğinizden, dolaştığınızdan, elinize aldığınız ekranlardan aldığınız tadı, ben ibadet ve taatten alıyorum.”

Hz. Aişe (r.a), gecesini ibadetle geçiren Peygamber Efendimize (s.a.v) der ki: “Ya Resulallah! Siz zaten gündüz yoruluyorsunuz, geceyi de uyumadan geçiriyorsunuz.” Peygamberimiz (s.a.v): “Ümmetime şefaat yetkimin yükselmesi için yapıyorum, ümmetimi düşünüyorum. Hem de insanların zahiren tat alma mekanizmaları nasıl işliyorsa benim de ruhumun gıdası bu, bundan tat alıyorum.” buyuruyor. Melekleşen bir ruh… Ve tam tersi; ruh tarafı kaybolmuş, mücerret bir maddeden ibaret olan insan. Sadece hayvani yönü kalmış, uhrevi hisleri gittikçe körelmiş.

Hülase-i kelam; insanın muhip olması gerek. Âşık olması, sevmesi gerek. Sevgi Kaf Dağı’nın arkasında da olsa hayatı boyunca aramalı ve bulmalı. Bunun için bir ömür feda etmeye değer mi? Değer. Ama bir ekranın görüntüsüne bakarak ömrü buna feda etmeye değer mi? Vallahi değmez.

Yerdeki karıncaya bakarsınız. Karınca çalışır, çalışır, çalışır. Hanesini bir açsanız, baksanız; yirmi yıla denk gelecek stok yapmış. Bu hayvanı insanoğlu biraz akılsız görür. Çünkü ömrü belki bir yıl bile yoktur. İşte böyle, tepeden bize bakan melaike-i kiram da bize ne diyor acaba? Bu, dünya ile alakamızı kesmeliyiz anlamında mıdır? Hayır. Allah’ın Resulü (s.a.v) dünya ile alakasını kesmiş midir? Hayır. Resulullah (s.a.v) ticaret yapmıştır, sünnettir; biz de yapabiliriz. Yapacağız ki hayatımıza bereket girsin. Sahabe-i Kiram’ın da her biri bir işle meşguldü. Ama bunun yanında İslamî kimliğinizi unutmayacaksınız, ahireti unutmayacaksınız. “İlim (insanlığın menfaatine olan bir ilim), Çin’de de olsa gidip alınız.” buyuruyor Peygamber Efendimiz (s.a.v). Önemli olan bizim bu yaptıklarımızı hangi amaçla yaptığımızdır. Nefsimizi tatmin etmek için mi yapıyoruz yoksa merkezde Allah’ın rızası mı var? İşin sırrı buradadır. Eğer bir insan Allah’ın Resulünü (s.a.v) merkeze alıyor, onun hoşnutluğu için çalışıyorsa o aslında Allah’ın hoşnutluğudur. Fakat kendi enaniyeti, nefsi merkezdeyse Allah lanet ediyor.

Kuran-ı Kerim’de Allahu Teâlâ buyuruyor ki: “Ey Âdemoğulları! Ben, sizlerden şeytana ibadet etmeyeceğinize dair ahd almadım mı? Muhakkak ki o (şeytan), size apaçık bir düşmandır.”[8] Şeytana ibadet nasıl olur? Secde mi etmek? Hayır. Şeytan ve nefsin arzu ve isteklerini yerine getirmekle kulluk hâsıl olur. Nefsiniz size bir şey söylüyor, karşısında Allah bir şey söylüyor; siz bu durumda nefsinizi tercih ediyorsunuz, onun arzu ve isteklerini yerine getiriyorsunuz. Veya şeytanın arzu ve isteklerini yerine getirdiğiniz zaman bu, şeytana kulluk etmek olur. Otuz, kırk, elli yaşına gelmiş insan ama hâlâ nefsimi nasıl tatmin edebilirim diye uğraşıyor; nefsine kulluk ediyor. Allah akıl fikir versin. Peki, ne zaman tövbe edeceğiz? Öldükten sonraki tövbe fayda etmiyor. Artık tövbe edelim, nefsimizin arzu ve isteklerini yerine getirerek ona kulluk etmek yerine Allah’a kul olalım. Allah bizden bunu istiyor. Kabir ehline bir baktığımız zaman çoğunluğu gençtir. Yirmili, otuzlu yaşlardaki insanlar ölüyor. Ölümü de Allah özellikle gizlemiştir, Kadir Gecesi’ni gizlediği gibi. Her geceyi Kadir bilesiniz, kıymetini anlayasınız diye; zamanı israf etmeyesiniz diye.  Ölümü de hayatın içine gizlemiş ki her günün içinde ölüm varmış gibi kendimizi ölüme hazırlayalım diye. Allah’ın bir nimetidir bu.

Bu sözlerin size tesir edebilmesi için hipnozdan kurtulmanız lazım. Belki gerçekten bir hipnoz altındayız da bilmiyoruz. İnsan hipnoz altına girer mi? Girer. Gördüğü, duyduğu şeyler insana tesir eder. Bir telkin, iki telkin, televizyonda hep aynı görüntüler… Artık ruh bunlarla beslene beslene ruhun mekanizması çöker. Ruh mekanizmasının çökmesi ne anlama gelir? Kabir ile ahiret ile ilgili her hadiseyi Allah ile ilişkilendirmemiz gerekir. Örneğin birinin ölümüne şahit olduğumuzda ahiret aklımıza gelmiyorsa bu beslenme doğru bir beslenme değildir, sağlıksız bir beslenmedir. Dünya düşüncesi kalbinize inmiş, ruhunuza işlemiş demektir. Bu insan için ‘kördür, sağırdır’ denilebilir; çünkü Kuran-ı Kerim’de Allah öyle ifade eder. Gördüğü, işittiği şeyi hakikatle ilişkilendiremiyorsa o insan kördür, sağırdır artık. Hiçbir şey tesir etmiyor, hasta tedaviye cevap vermiyor. Onunla yarası arasında bir blokaj oluşmuş, en tesirli tedavileri uyguluyorsunuz, Kuran-ı Kerim’den ayetler okuyorsunuz mesela, hadis-i şeriflerden örnekler veriyorsunuz ama cevap vermiyor. Gavs-ı Hizan (k.s), bir insanın kalbine sohbet tesir etmiyorsa o insan kendi haline ağlasın, der. Çünkü o insanın ‘nesih’ olma ihtimali yüksektir. Nesih nedir? Gözün, kalbin, kulağın, bütün azaların fonksiyonunu kaybetmesi demektir. Kanserli bir hasta gibi yani.

Bu yüzden tasavvufa iltica etmeliyiz, düsturlarına riayet etmeliyiz. İmam-ı Gazali (k.s); ne kadar akıllı ve zeki olursa olsun, kendine ne kadar güvenirse güvensin eğer bir insan fasık insanlarla oturup kalkarsa onun da zamanla o insanlara benzeyeceğini söyler. Fizikî beraberlik zamanla zihnî beraberliğe dönüşür, der. İnsan bunun farkında olmaz ama her şey önce zahirden başlar. Siz kendinizden eminsinizdir, o insanlarla beraber olma amacınız güya farklıdır ama bir bakarsınız bu beraberlik zamanla zihnî beraberliğe, sonra kalbî beraberliğe dönüşmüş. Kalp beraber olursa ne olur? Resûlullah (s.a.v): “Kişi kimi severse onunla haşr olur.” buyurmaktadır.

Ve sallallahu alâ seyyidinâ nebiyyil ümmî ve alâ âlihi ve sahbihi ve sellem.        

 

 

[1] Tekasur Suresi, 1 ve 2. Ayetler.

[2] Riyazü's Salihin, Hadis No.472 | Ayrıca: Buhârî, Rikak 3.,Tirmizî, Zühd 25; İbni Mâce, Zühd 3.

[3] Tekasur Suresi, 8. Ayet.

[4] Tirmizi.

[5] el-Aclûnî, Keşfü’l-Hafâ, 2:29.

[6] İsra Suresi, 72. Ayet.

[7] Tirmizî, Zühd 14, (2323); İbn u Mâce, Zühd 3, (4112).

[8] Yasin Suresi, 60. Ayet.

HADİSLERLE MECLİS ADABI

07 May, 2018 57
Pek çok sebeple insanların bir araya geldiği meclislerin en hayırlısı Allah rızası için…

Edep bir taç imiş nuru Hüda’dan giy o tacı emin ol her türlü kaza ve beladan…

07 May, 2018 66
Müslüman’ın dünyadaki en önemli gayesi Resulü Ekrem’e (s.a.v) benzemek olmalıdır.…

Hz. Peygamberin (S.A.V.) Cennet Arkadaşı

17 Nis, 2018 401
Bismillahirrahmanirrahim Elhamdülillahi rabbil âlemin vesselatu vesselamu ala seyyidina…

Varlık Duygusundan Sıyrılmak

17 Nis, 2018 118
Abdurrahman Tağî Hz. bir müridine sana emretmiş olduğum virdleri yerine getiriyor musun?…

Sadakanın Bereketi

17 Nis, 2018 97
Hz. Fatıma (r.a) iştahsız olmuştu. Hz. Ali (r.a) Hz. Fatıma’nın hane-i şeriflerine teşrif…

Beş Duyu ile Sevmek ve Hissetmek

27 Mar, 2018 429
Bismillahirrrahmanirrahim. Elhamdülillahi Rabbü’l Âlemin. Vesselatü vesselamü ala…

Teslimiyet

27 Mar, 2018 156
Teslim olduğun ne ise “teselli” olduğun da odur. Teslimiyet yalnızca Allah’adır. Allah’a…

Bana Seni Gerek Seni

27 Mar, 2018 123
Aşkın aldı benden beni, bana seni gerek seni Ben yanarım dün ü günü, bana seni gerek seni
© 2017 Nurşin.com"Site içerisindeki Tüm Yazı Resim ve Medyaların Telif Hakları nurşin.com 'a aittir , izinsiz kopyalanamaz , çoğaltılamaz. "