Hazret ’in (k.s)  Nasihati

Birinci Dünya Savaşı bitmiş, ülke yaralarını sarmaya çalışıyordu. Ailesi ve talebeleri ile katıldığı bu savaşta bir kolunu ve kardeşini yitiren Şeyh Muhammed Diyaûddin Hazretleri de yoklukla imtihan olduğu bir dönemden geçiyordu. Savaşta ailesini kaybeden çocuklar için bir yetimhane kurmuş, bu çocukların bakım ve eğitimi ile bizzat ilgileniyordu. Aynı zamanda medresedeki talebelerin tüm ihtiyaçlarını yine kendisi karşılıyordu. Bu nedenle ailesi ve kendisi fakirlik çekiyordu.

O günlerde Hazret’in (k.s) ailesine yeni bir gelin gelir. Zengin bir ailenin kızı olan bu hanım zamanla Hazret’in evindeki fakirlikten bunalır ve bir gün kendi kendine “Biz babamın evinde ne kadar güzel yemekler yerdik, burada ise her gün bulgur pilavı yiyoruz.” diye geçirir.

Bu serzeniş Hazret’e (k.s) ayan olur ve o hanımı yanına çağırır. Ona “Ey filanca… Bu dünyada karnını doyurmayı düşünüyorsun da peki ahiret için ne hazırlık yaptın, oraya ne götüreceksin, orada ne ile karnını doyuracaksın?” der. Hanım mahcup halde Hazret’in yanından ayrılır.

Aradan zaman geçmiş Nurşin’e ilkbahar gelmiştir. Herkes gibi o hanım da bir odadan ibaret evini temizlemeye başlar. Boyasını yapar, sadece bir kilim, bir yastık ve bir yorgandan ibaret eşyasını temizler. Ardından gönül ferahlığı ile penceresinin kenarına oturup dışarıyı izler. O sırada evinin önünden geçmekte olan Hazret (k.s) onu fark eder ve derhal yanına gelmesi için haber gönderir. Hanım bu kez de duyacaklarından endişeli halde hemen Hazret’in yanına gider. Hazret (k.s)  ona sorar: “Ey filanca… Evini temizledin, çok da sevindin. Peki, kalbin ne durumda? Kalbini de temizleyebildin mi?” Hanım mahcup halde tekrar evine döner.

Yıllar sonra kendisine Hazret’i (k.s) soranlara bu hadiseyi anlatır dünyanın fani olduğu düşüncesiyle şöyle der: “O günden sonra ömrün boyunca ne yediğim  ekmekten eski lezzeti aldım ne de bir gün olsun Allah (c.c) unutarak oturdum.”

HADİSLERLE MECLİS ADABI

Pek çok sebeple insanların bir araya geldiği meclislerin en hayırlısı Allah rızası için bir araya gelinen meclislerdir. Resûl-i Ekrem de (s.a.v) ashabı gibi ailesi ve dostları ile sohbet eder, onlarla vakit geçirirdi. Resûl-i Ekrem’in (s.a.v) gerek ilim, gerekse sohbet meclislerindeki davranışları, insanlar arasında sevgi ve saygıyı kuvvetlendirmiş, bu meclislerden fayda sağlayarak ayrılmayı sağlamıştır. Yunus Emre’nin dediği gibi:

Edep Bir Taç İmiş Nur-u Hüda'dan
Giy O Tacı Emin Ol Her Beladan.

İlim Meclisine Girdim Kıldım Talep,
İlim Ta Geride Kaldı,İlla Edep İlla Edep…

▪Davete icabet etmek. Ebu Dâvud; Edeb,98.

▪ Musâfaha Yapmak. Buhârî; İsti’zân, 27.

Bir araya gelindiğinde Allah’ı ve Resûlullah’ı (s.a.v) anmak. Tirmizî;Deavat,8.

Ev içinde olduğu gibi toplum içine çıkarken de temiz ve düzgün giyinmek.

▪Güler yüzlü olmak. Tirmizî; Et'ime,30.

Küçüklere merhamet, büyüklere saygı göstermek. Tirmizî; Birr,15

▪Nasihat talep edene nasihat etmek. Tirmizî; İlim,3.

Boş konuşmaktan sakınmak. Tirmizî; Zühd,11.

Biri konuşurken susmak. Ramuz el-Ehadis.

▪Üç kişinin bulunduğu yerde iki kişinin fısıldayarak konuşmaması. Ebu Dâvud, Edeb,29.

▪Kötü zandan, rekabetten, kıskançlıktan, dargınlıktan sakınmak. Ebu Buhari; Edeb 57, 58.

Konuşan kimsenin konuşmaya başlamadan evvel dinleyenleri susturması. Buhari; İlim, 43.

Sohbet eden kimsenin meclisteki herkese eşit şekilde bakması. Buhâri; Edeb,38.

Sohbet meclisinde halka halinde oturmak. Ebu Dâvud; Edeb,16.

▪Halkanın ortasına oturmamak. Ebu Dâvud; Edeb,14.

▪Kimseyi rahatsız etmemek için en yakın yere oturmak. Ebu Dâvud; Edeb,14.

▪Başkasını yerinden kaldırıp onun yerine oturmamak. Buhari; Cuma,20.

▪İzin almadan iki kişinin arasına oturmamak. Ebu Dâvud; Edeb,21.

▪Yeni gelene açılarak yer vermek. Buhari;Cuma,20.

Kıbleye karşı oturmak. Taberani

Geniş alanlarda oturmak. Ebu Dâvud; Edeb,12.

▪Kibirle yaslanarak oturmamak. Ebu Dâvud;Edeb,26.

▪İhtiyacı için kalkan kişin döndüğünde aynı yere oturması. Müslim; Selam,31.

▪İhtiyacı için kalkan kimsenin geri geleceğine dair kalktığı yere hırka, sarık vb eşyasını bırakması. Ebu Davud; Edeb,30.

 

 

CENNETE GİDEN YOL

 

Bismillahirrrahmanirrahim. Elhamdülillahi Rabbü’l Âlemin. Vesselatü vesselamü ala seyyidina Muhammed’in nebiyyina ve ala alihi ve sahbihi vesellem. Rabbişrahli sadri ve yessirli emri. Vahlul ukdeten min lisani yefkahu kavli.

Babamız Hz. Âdem (a.s); daha şu gezegene inmeden, insanların imtihanı başlamadan, insanlık sınavlara tabi tutulmadan evvel cennette idi. Cennette kendisine ve Hz. Havva’ya yasaklanan bir ağaç vardı. Bir şecere-i memnua, yasaklanan bir meyve… Meyvenin ne olduğu ihtilaflıdır. Belli bir zamana kadar Allah bu ağaca yaklaşmayı yasaklamış, yaklaşabilmek için Allah’tan izin gelmesi gerekir. Hz. Âdem (a.s) orada o muhasebeyi iyi yapamıyor ve bir hata, bir zillet hali yaşıyor. Rabbül Âlemin Hz. Âdem’in (a.s) o zellesine[1] binaen onu cennetten uzaklaştırıp dünyaya gönderiyor. Ve insanlık denilen varlığın imtihanı başlamış oluyor. Allah’ı hakkıyla kim tercih ediyor, kim tercih etmiyor; kim cennete layıktır, kim değildir; insan Allah’ın halifesi olmaya layık mıdır, değil midir, melekler ve diğer mahlûkat huzurunda ispat edilsin diye Hz. Âdem (a.s) dünyaya gönderiliyor.

Yine rivayete göre Hz. Âdem (a.s) kırk yıl boyunca başını göğe kaldırmamıştır; Allah’tan utanmıştır, O’na karşı mahcuptur. Allahu Teâlâ, kırk yıl geçtikten sonra onu affediyor. Affına sebep olan şey ise Resulü Ekrem’in (s.a.v) ismini vesile kılarak Allah’a dua etmesidir. Resulü Ekrem’in (s.a.v) ismini söylemek, onu aracı kılmak suretiyle, “Ya Rabbi! Benim zürriyetim içerisinde sevdiğin şu zatın hatırına beni affet.” diye dua etmesi sebebi ile Rabbül Âlemin onun feryadına, nidasına, dileğine süratle icabet ederek onu affediyor.

İnsan bir günahın arkasından (İnsandan hâsıl olan günahtır, peygamberlerden günah hâsıl olmaz.) bir pişmanlık, bir mahcubiyet, bir hayâ; Allah’a arz ettiği zaman bu durum Allah’ın çok hoşuna gidiyor. Belki de bazen kişinin içindeki mahcubiyet, pişmanlık, nedamet çıksın diye insanın önüne bir hata gelir ve insan o hatayı işler. Bizler Allah’a karşı yaptığımız hatalardan sonra Allah’a dönersek Allahu Teâlâ o hatamızı affetmekle kalmıyor; bizlere ulaşılmaz bir cevher olan, cenneti bize kazandıracak olan kendi sevgisini bahşedeceğini de Kuran-ı Kerim’de bildiriyor. “Allah tevbe edenleri sever.”[2] Tövbelerinin karşılığında onlara muhabbetini verir. Yarın Allah’ın huzuruna çıktığımız zaman Rabbül Âlemin kalbimizde ne var ne yok ona bakacak.

“Yevme la yenfeu malun ve la benun.”[3] O gün, yani herkesin ölüp de kıyamette dirildiği gün, öyle bir gündür ki dünyadaki gibi mal mülk menfaat vermez insana. Dünyada insanın kurtuluşuna malı vesile olabilir. Sıkıntı içerisindeyken o sahip olduğu mal veya başkasının sahip olduğu mal onu o sıkıntıdan kurtarabilir. Fakat kıyamette Allah insanı muhakemeye tabi tuttuğunda dünyada iken ona fayda veren malı orada ona fayda vermez. “ve la benun” Benun yani insanın evladı aşireti, toplumu, cemaati; o da ona fayda vermez. Ancak Allah’ın huzuruna selim bir kalple gelen insan bundan müstesnadır. Onun o kalb-i selimi, kendisi ile beraber getirdiği o kalp ona menfaat verir. Allahu Teâlâ insanın kalbine bakacak o gün. Kalp öyle muazzam yaratılmıştır ki bütün kâinatı içine alacak bir kapsama alanı vardır. İnsan öbür tarafa giderken kalbine binlerce şeytanı, dünyayı da içine alıp gidebilir; Resulü Ekrem’i (s.a.v) kalbinin en yüksek yerine oturtmuş, ashabın sevgisini, evliyanın sevgisini oturtmuş bir şekilde de Allah’ın huzuruna gidebilir. Bu, dünyada iken insanın elinde olan bir durumdur. Mesela toprak, çiçek yeşertebildiği gibi diken de bitirebilir. Toprağı terbiye eder, toprağa bakarsanız toprak çiçek yeşertir. Eğer bakmazsanız çorak kalır. Kalp de toprak gibidir. Allahu Teâlâ’nın arzu ettiği şekilde, Resulü Ekrem’in istediği şekilde terbiye edilmez ise o kalpte çiçek yeşermez. O kalbin bitirdiği şey, dikendir. Toprakta çiçek yeşerdiği zaman da iş bitmez; o çiçek toprağa bağlı kaldığı sürece uzun yaşar, yeşil kalır, sağlam olur. Kalp de aynı şekilde toprağına bağlı kaldığı, toprak olduğu sürece yani içinde kibir olmadan, ucub olmadan yaşarsa; kendini toprak cinsinden sayar, mahv hali tevazu hali onda olursa; nefis adına bir şey taşımazsa işte o zaman çiçeği had safhada hayat bulur, güzel olur.

Fakat kendini toprağa bağlı kılmaz, kendini toprağa teslim etmez ise; toprakla münasebeti zayıf olursa küçük, zayıf bir rüzgârın etkisiyle kopup gider. Ve bir yerden sonra kurur gider. O zaman kalp denilen bu toprağın bir mürebbi tarafından, topraktan anlayan bir zanaatkâr tarafından işletilmesi lazımdır. Çünkü biz yarın kışa girdiğimiz zaman, yarın Allah’ın huzuruna çıktığımız vakit yaz mevsiminde, baharda ne ektiysek onun mahsulünü alacağız. Elimizde bir mahsul yoksa muhtaç olacağız, dilenmek mecburiyetinde kalacağız. Kıyamet günü, mahşer günü; çok çetin olduğu için herkes o gün “nefsi, nefsi” diyecek. “Benim elimde olan şey, bilmem, beni kurtarır mı kurtarmaz mı; sana vereceğim bir şey yok.” diyecek.

Bizler bahar mevsiminde iken kalbimizi bir mürebbi tarafından terbiye ettirir, tasfiye eder, takviye eder isek meyvesi de güzel olur. Ahirete gidince artık orada çalışmamız bir kıymet ifade etmez. Bir kış mevsiminde toprağı ekseniz o topraktan ne beklersiniz? Her mevsimin çalışması ayrıdır. Bahar mevsimi, ekim mevsimidir. Kışa girince ise ektiğimizi biçeriz. Zamanı, mevsimlerin yerini biz değiştiremeyiz. Allah’ın kanunu budur. Kabirde artık namaz emri yoktur. Onun için Saadat-ı Kiram, evliyaullah, dinlenme yeri kabirdir, demişlerdir. Müslümanın dinleneceği, ayağını uzatabileceği, istirahat edeceği yer; kabir âlemidir. Ama dünya; tahsil, çalışma, çabalama yeridir. Acaba tek bir insan var mıdır tek başına, bilgisi olmadan, tecrübesi olmadan, ekip de mahsul almış olsun? Bir mürebbi olmadan bugüne kadar hiçbir insanın toprağında bir mahsul görülmemiştir. Bizler de Saadat-ı Kiram’ın, tasavvufun kapısında tam bir teslimiyet gösterirsek, toprağa kavi bir şekilde bağlı kalırsak Allah’ın izniyle kalbimizde güzel ahlak çiçekleri açacak.  Allah’ın hoşnut olduğu bir ruh, Allah’ın hoşnut olduğu bir tabiat filiz verecek.

Eğer biz; enaniyetimizin arkasından gidersek, kendimizi beğenir, kendimize tabi olur isek hafif bir rüzgâr esmesiyle kopup gideriz. Saadat-ı Kiram Allah’ın büyük bir lütfu ikramıdır. Siz bugüne kadar gitmediğiniz bir yere gitmek istediğiniz zaman o yolu bilen bir insandan sual edersiniz, o insan size tarif eder. Bir insan sizin önünüze geçip saatlerce gideceğiniz yere sizden hiçbir şey beklemeden, bütün işini gücünü bırakıp size rehberlik yapıyorsa bunun için Allah’a çok hamd etmemiz lazımdır. Ya tek başına gitmek zorunda kalsak ne yapacaktık? Dünyadaki evimizi bulmak da bile zorlanıyoruz. Kaldı ki cennetteki sokağımızı, evimizi nasıl bulacağız? Upuzun bir yol. Resulü Ekrem (s.a.v), upuzun bir yolda olduğumuzu, bir sefere çıktığımızı bizlere bildiriyor.  Seferimiz Hz. Âdem’in (a.s.) cennetten uzaklaştırılması ile başlamış zaten. Hz. Âdem’in (a.s) sulbündeydiniz[4], intikal ettiniz, sadece sıranızı beklediniz. İnsan nesli nöbetleşe gelerek imtihana tabi tutuluyor, sınavını veriyor. Başaran başarıyor, başaramayan cehenneme yuvarlanıp gidiyor. İş, çok ciddidir esasen. Rabbül Âlemin bizlere Kur’an-ı Kerim’i indirdi. Bizlere peygamber gönderdi. İş ne kadar ciddi bakınız. Peygamber vasıtası ile insanlık, nasıl bir hududa girmesi gerektiğini öğreniyor. “Rabbül Âlemin insanlıktan ne bekliyor? Nasıl bir insan portresine sahip olursa Allah memnun olur?” Bu sorulara cevap bulalım diye model olarak Resulullahı (s.a.v) bize gönderdi. “Ona benzeyeceksiniz.”dedi. Resulü Ekrem (s.a.v) ile yetinmeyip insanın ihtiyacını bildiği, noksaniyetini bildiği için onun arkasından kıyamete kadar Sahabe-i Kiram, evliyaullah, gavslar, kutuplar, müctehidler bizlere gönderdi. “Bunlar gibi olursanız ben sizden memnun olacağım.”, “Bunun gibi olursanız; bu fıtratı, bu tabiatı, bu aşkı, bu muhabbeti kazanırsanız onlar sizi cennete götürecek anahtar olur. Ama kibrinize takılıp giderseniz, enaniyete takılıp giderseniz cennete gidemezsiniz.”

 

Ve sallallahu ala seyyidina Muhammed’in nebiyyil ümmiyyi ve ala alihi ve sahbihi ve sellim

 

 

 

[1] Zelle, peygamberlerin hata ile veya unutarak yaptıklara kusurları, ifade eden bir terim (Aliyyü'l-Karî, Şerhu Fıkhı'l-Ekber, Mısır 1323, 51, 53).

[2] Bakara Suresi 222. ayeti kerime.

[3] Şuara Suresi 88. ayeti kerime

[4] Zürriyet

Letaiflerin Eğitimi

26 Eki, 2017 176
Abdurrahmân-i Tâğî (k.s) şöyle buyuruyor:

TEVEKKÜL

26 Eki, 2017 99
Salihlerden bir mübarek zât varmış. Bir Cuma günü, Evde un kalmayınca merkebine yüklemiş…

La sağirate meal israr, ve la kebirete meal istiğfar

07 Eki, 2017 336
 *”Üzerinde ısrar edildiği takdirde hiçbir günah küçük sayılamayacağı gibi, istiğfar ile…

HATME-İ HÂCEGAN’IN KAYNAĞI

07 Eki, 2017 164
Kaynağını Kur’an ve sünnetin ruhundan alan tasavvuf, Muhammedî (s.a.v) bir ifade ile…

BEN NUŞİREVAN'DAN DAHA ADİLİM!

07 Eki, 2017 108
Hazreti Ömer ve Sa'd İbni Vakkas Hazretleri, İran'a at satmaya gitmişlerdi. İran'a…

Kulaktan Kalbe Tesir Eden Söz

18 Eyl, 2017 461
Bismillahirrrahmanirrahim. Elhamdülillahi Rabbü’l Âlemin. Vesselatü vesselamü ala…

Misafirperverliğin En Güzel Örneği

18 Eyl, 2017 226
Misafiri sevmek, ağırlamak, yedirip içirmek, ihtiyaç ve istirahatini temin etmek hem…

Allah’ın evini temizleyen sahabi Ümmü Mihcen (r.a)

18 Eyl, 2017 190
 Peygamberimizin (sav) güzel şehri Medine’nin kenar mahallelerinde oturan Ümmü Mihcen…
© 2017 Nurşin.com"Site içerisindeki Tüm Yazı Resim ve Medyaların Telif Hakları nurşin.com 'a aittir , izinsiz kopyalanamaz , çoğaltılamaz. "