Sadakanın Bereketi

Hz. Fatıma (r.a) iştahsız olmuştu. Hz. Ali (r.a) Hz. Fatıma’nın hane-i şeriflerine teşrif  edip: “Ya Fatıma! Dünya tatlılarından gönlün ne istiyor?” diye sordu. Hz. Fatıma (r.a): “Ya Ali, nar istiyorum” buyurdu. Hz. Ali (r.a) yanında hiç para yoktu. Uzun uzun düşündü. Sonra kalkıp çarşıya gitti. Biraz borç para aldı ve onunla bir nar satı aldı. Eve giderken yol kenarına bırakılmış bir ihtiyar hasta gördü. Hz. Ali (r.a) o ihtiyara yaklaşıp: “Gönlün ne istiyor?”  diye sual buyurdu. O da:

            “Ya Ali! Beş gündür buraya atılmış duruyorum. İnsanlar geçip giderler. Kimse bana iltifat etmez. Benim canım nar istiyor.” dedi. Hz. Ali (r.a) düşündü.

            “Eğer bu elimdeki narı bu ihtiyara verirsem, Fatıma narsız kalacak. Eğer buna vermezsem Cenabı Hakk’ın ayeti celilesine “Ve dilenciye gelince (onu) azarlama” (Duha 93.10) ve Resulüllah Efendimizin (Laa teruddüsseeile velev kene ale fersin) emirlerine muhalefet etmiş olurum” diye düşündü ve narı ihtiyara verdi. İhtiyar şifa buldu. Hz. Fatıma validemiz de evde şifa buldu. Hz. Ali (r.a) Hz. Fatıma’dan (r.a) hayâ ederek hane-i saadetine geldi. Hz. Fatıma, Hz. Ali’yi (r.a) görünce O’nu ayakta karşıladı. Narın hadisesini öğrenince:

            “Ya Ali! Üzülme; Allahu Teâla’nın izzet ve celaline yemin ederim ki sen o ihtiyara o narı verdiğinde gönlümde, nara karşı olan iştah gitti” dedi. Hz. Ali (r.a)O’nun bu sözleri ile ferahladı. O anda bir kimse gelip Hz. Fatıma’nın kapısını çaldı. Hz. Ali (r.a):  “Kimsin?” diye sual buyurduklarında:

             “Ben Selman-ı Farisi’yim” diye ses geldi. Hz. Ali (r.a) kalkıp kapıyı açtı ve Selman (r.a) içeri girdi. Elinde üzeri mendille örtülü bir tabak vardı. O tabağı Hz. Ali’nin (r.a) önüne koydu. Hz. Ali (r.a): “Bunu kim gönderdi?” deyince Hz. Selman (r.a):

             “Bunu Allah Teâlâ Hazretleri Resûlullah’a (s.a.v) gönderdi. Nebi Aleyhisselam  da zatı şerifinize gönderdi” buyurdu. Hz. Ali (r.a) tabağın örtüsünü açtı. Baktı ki, tabakta dokuz tane nar var.

 “Yâ Selman! Bu getirdiğin bana olsa on olurdu. Çünkü Hakk Teâlâ: “Kim bir iyilik ile gelirse onun için on misli vardır” (En’am 6, 160) buyuruyor. Bu ise ona uymuyor.” dedi. Hz. Selman (r.a) tebessüm ederek, sakladığı bir narı da çıkarıp tabağa koydu ve:

             “Yâ Ali! Allah’a yemin ederim ki bu narlar on idi. Fakat ben seni tecrübe için bir tanesini saklamıştım” buyurdu.

(Ka’bül Ahbar’dan rivayet olunmuştur-Mekasıdu-t-ı Talibiyn, sayfa, 300)

Varlık Duygusundan Sıyrılmak

Abdurrahman Tağî Hz. bir müridine sana emretmiş olduğum virdleri  yerine getiriyor musun? diye sordu. Mürid hayır diye cevap verince niye virdlerini terk ediyorsun? Virdleri terk etmek varlık duygusundan ileri gelir, diye cevap verdi.

Abdurrahman Tağî Hz. Gavs-ül Azamın şu sözlerini nakletti: Hace Mumammed Parsa’nın kalbi dardı. İçine Allah’tan başkası sığmadı. Allah kalbine yerleşince daha fazla yükselemedi. Buna karşılık Hâce Alâeddin Attar’ın kalbi geniş olduğu için hem Allah’ı hem de şeyhi içine sığdırabilmişti. Böyle olunca nefsini daima gaflet halinde gördüğü için yükselmeye devam etti.

Oysa gafil değildi. Sözlerinin burasında kendilerine Alâeddin Attar’ın kalbinin geniş olması ihtiyari mi yoksa değil mi? diye sorunca şöyle cevap verdi: Bunun kaynağı varlık duygusundan sıyrılma seyrini (gelişmesini) diğer alanlardaki gelişmelerden öne almaktır.

Şeyhlerin kabiliyetli müritlerinin müşahede ve cezbe alanlarındaki gelişmelerini ertelemelerinin sebebi onların kalplerini genişleterek daha çok yükselmelerini sağlamaktır. Yani bu tutum şeyhlerin o müritlere karşı bağışlanmış büyük bir lütfudur. Buna göre hiçbir mürit gelişmesi geri kaldı diye sıkılmadan olanca gayretiyle varlık duygusundan sıyrılmaya çalışmalıdır.

Ardından Abdurrahman Tağî Hz. şöyle devam etti: Azizan Hazretlerinin şöyle bir huyu vardı: Müritlerinden birini kemale erdireceği zaman gelince onu cariyeme sarkıntılık etti diye şikâyet ederdi. Bunun üzerine o müride dayak atılır ve bir süre hapse atılırdı. Arkasından hâkim huzuruna çıkarılınca şeyhini yalanlamayı vicdanına sığdıramadığı için sarkıntılık yapmadığı halde evet, yaptım diye ifade verirdi. Hapisten çıkınca da yine şeyhine gelir, onu terk etmezdi. Ölmek üzereyken de olanların hepsi yalandır, benim bir tek müridim bile yoktur, olmamıştır dedi. Kendilerine Azizan Hazretlerinin neden böyle yaptığı sorulunca müritlerin varlık duygusundan tamamen sıyrılmalarını sağlamak için diye cevap verdi.

Abdurrahman Tağî Hz.( varlık duygusundan sıyrılmanın faydaları ile ilgili şöyle dedi: İçime bir kuşku doğdu. Bizim işlediğimiz ameller başkalarının amelleri gibi değildir, diye endişeye kapıldım. Oysa amellerimizin az olmasına rağmen bizim nisbetimiz amelleri bizden çok olanların nisbetinden daha çoktur. Bana denildi ki nisbet herkese gelir;  fakat varlık duygusundan sıyrılanın nisbeti kalır, buna karşılık öyle olmayanın nisbeti geldiği gibi kalmaz. Bizim varlık duygusundan sıyrılmamız en üstün sıyrılma şeklidir. Çünkü bu sıyrılış hem dünyayı hem de ahireti kapsamına alır. Oysa bizim dışımızdakilerin varlıktan sıyrılışı böyle değildir.

 

Hz. Peygamberin (S.A.V.) Cennet Arkadaşı

Bismillahirrahmanirrahim Elhamdülillahi rabbil âlemin vesselatu vesselamu ala seyyidina muhammedin nebiyyil ümmi ve ala alihi ve sahbihi ve sellim.

Rabbişrahli sadri ve yessirli emri. Vahlul ukdeten min lisani yefkahu kavli.” (Taha suresi: 25-2) 

Peygamber Efendimiz (s.a.v) vefatına yakın ciddi bir rahatsızlık geçirir. Sıtma hastalığı gibi tüm vücudunu dayanılmaz acılar kaplar. Yahudiler tarafından zehirlenmiş,  vücudu ciddi bir tahribata uğramıştır. Allah Rasûlü (s.a.v) vefatının da yaklaştığını biliyordu. Çünkü ayet gelmişti: “Ve lel âhıratu hayrun leke minel ûlâ.” “Gerçekten senin için ahiret dünyadan daha hayırlıdır.” (Duha,4)  Ey Habibim! Ahiret bu dünyadan senin için daha hayırlıdır. Cennet dört gözle senin gelmeni bekliyor.  Bu peygamberlere mahsus bir durumdur,  Azrail Aleyhisselam diğer insanlara geldiği gibi onlara gelmez.  Allah Teâlâ onlara dünyada bir müddet daha kalıp ve kalmama tercihi bırakır.

Sahabe-i Kirâm ise bu durumu kabullenemiyor, Allah Rasûlünün (s.a.v) aralarında kalmasını istiyor,  aksini akıllarından dahi geçirmek istemiyorlardı. Allah Rasûlü (s.a.v) onlara: “Ben de sizin gibi bir beşerim. Netice itibariyle bu cismaniyetimin bir başlangıcı varsa müntehası da var, sonu var.” diyor. Ama buna rağmen,  Hz Ömer gibi kaç devleti idare etmiş, Allah Rasûlünden (s.a.v) sonra bu kadar yüksek feraset sahibi, bir zât dahi Allah Rasûlüne (s.a.v)  karşı derinden bir bağ olduğu için bunu kabullenmesi çok müddet alıyor. Hz. Ebu Bekir Sıddık, sahabeyi biraz kendine getiriyor. 

Vefatına yakın bir vakitte Allah Rasûlü (s.a.v) Hazreti Bilal'i çağırıyor: “Bilal, vefatım yaklaştı. Sahabemi topla, onlara tavsiye, nasihat edeyim. Eğer üzerimde hakkı olan varsa ona borcumu ödemek isterim.” diyor. Hastalığı çok şiddetli olduğundan Hazreti Bilal ile birlikte birkaç sahabenin koluna girerek Mescidi Nebevi'ye gidiyor. Namazın arkasından Resulullah (s.a.v) yine yardım ile minbere çıkar. Minbere çıkarken ayakta durabilmek için etrafa tutunarak güç almaya çalışır. Sahabesine hitaben: “Ey efendiler! Ey arkadaşlarım! Ey müslümanlar topluluğu! Ey Allah'a iman edenler! Yarın Cenab-ı Allah benim hakkımda sizden sual ederse siz ne cevap vereceksiniz? ‘O size karşı nasıl bir peygamberdi?’ dese ne cevap vereceksiniz?” 

Sahabe o söyleme karşı “Ya Resulallah!” diyip kendini tutamıyor. Bu hadiseler konuşulurken meseleye akli ve mantığı ile yaklaşmanın ötesinde bu işin derinliğini anlayabilmek için derin bir kalp sahibi olmak lazım. His sahibi olmak lazım. Kalbimizin heyecanı, hissiyatının ölmemesi lazım ki bu konuyu iyi anlayabilelim. Sahabe bu sözün karşısında bunun ne anlama geldiğini biliyor. Allah Rasûlü ile belki bir daha bir araya gelemeyiz diye düşünüyorlar. Bu söz sahabenin irade dışı hıçkıra hıçkıra ağlayarak, sesi biraz daha yüksek çıkmak suretiyle Allah Rasûlüne karşı “Ya Resulallah! Siz bize anne-babadan çok daha öte şefkat ve merhamet gösterdiniz; kardeşten çok daha öte tavsiye ve nasihatta bulundunuz.” dediler.   

Bu ağlamalı hal üzerine Rasûlü Ekrem (s.a.v) emir şeklinde “Eğer bilmeden birisine karşı kötü bir söz söylediysem, kalbini kırdıysam, birinizin benim üzerimde hakkı varsa, gelsin benden hakkını alsın.” buyurdu. Emir olunca sahabe “Ya Resulallah! Bizim sizin üzerinizde ne gibi bir hakkımız olabilir. Sizin bizim üzerimizde hakkınız çok. Siz gelmeden evvel halimiz ortadaydı. Biz kız çocuklarımızı diri diri gömerdik. Vahşi bir toplumduk, yolumuzu şaşırmıştık. Adeta leş yiyen bir canavar, leş yiyen sırtlanlar haline dönüşmüştük. Biz insanlıktan çıkmıştık ya Resulallah!  Siz bizi bu seviyeye getirdiniz. Sizin bizim üzerimizde hakkınız çok. Bizim ne hakkımız olacak ya Resulallah!” dediler. 

Allah Rasûlü (s.a.v) tekrarladı:  “Allah için eğer hakkı olan varsa şu an benden istesin. Ben o hak ile Allah'ın huzuruna çıkmak istemem!”  Bir defa,  iki defa, üç defa daha söyledi.  Arka saflarda oturan sahabeden Hz. Ukkaşe (ra) çıkar. Hz Ukkaşe sahabenin âşıklarından bir tanesi idi. Çok muhipti. Allah Rasûlünün üçüncü soruşunun adından Hz. Ukkaşe ayağa kalkar; “Ya Resulallah!” der. Ön safa gelir. Ön safta Hz. Ebubekir, Hz. Ömer, Hz. Osman, Hz. Ali (r.a) vardır. Allah Rasûlü de hala minberdedir. “Ya Resulallah! Benim sizin üzerinizde bir hakkım var.” der. “Hayırdır ya Ukkaşe, hakkın hangisi ise al.” “Ya Resulallah, bilmem bu hak olur mu acaba bir defa savaştayken, benim bindiğim binek sizin bindiğiniz o mübarek devenin hemen yanındaydı, sizin aşk-u muhabbetinize binaen bende o duygu hâsıl oldu. Hemen o savaş bitiminde ben de geldim bununla bereketlenmek maksadıyla sizin elinizi ayağınızı öpmek istedim ancak siz farketmeden oradaki değneği kaldırdınız, herhalde devenize vuracakken beni fark etmeden o değnek arkadan benim sırtıma değdi. Acımıştı da. Deveye mi vuracaktınız bana mı vuracaktınız bilemiyorum ama bundan da bir hak olur mu?” dedi.   Allah Rasûlü (s.a.v): “Evet, ama ben Allah'a sığınırım. Ya Ukkaşe ben nasıl sana kıyar, senin canını acıtırım? O an farkında olmadan, sizin geldiğinizden haberim yoktu. Deveyi yürütmek için deveye vurmuştum ama o size değdi. Ya Ukkaşe! Ama bundan dolayı hakkını al!” dedi. 

O Allah Rasûlü ki (s.a.v) “Levlâke levlâke Lema halaktül-eflâk = Ya Habib! Eğer sen olmasaydın, sen olmasaydın, Ben âlemi yaratmazdım.” Allah Resulullah’a (s.a.v) der: Ey Habibim! Eğer sen olmasaydın, bu kâinat, evren, cennet, cehennem, insan, hepsi sırtlan olurdu. Hiçbirini yaratmazdım. Ey Habibim! Sen olmasaydın insanlara rehber olacak kimse yoktu. Sen bu insanlara rehberlik yaptın.” Çünkü Peygamber Aleyhisselatu Vesselam, peygamberlerin de peygamberidir. Hz Musa'nın da peygamberi, Hz İsa’nın da peygamberi, Hz Adem Aleyhisselam'ın da peygamberi, kainatın sultanı, Allah'ın sevgilisi, Allah'ın Habibi… Bir parmağı ile ay ikiye bölünür, böyle bir zat. O sultan Hz Ukkaşe’ye “Tamam hakkını al.” diyor. 

Resulullah (s.a.v) Hz Bilal'i çağırır;  “Bilal, o sopa Allahualem benim kızım Fatıma’da idi. Aynı sopa olsun git Fatma'dan o sopayı al.” der. Bir değnek. Allah Rasûlü'nün son anlarıdır, hastadır. Sahabe-i Kirâm bu işin ciddiyetini anlayınca, bir itiraz hali oluyor. “Ya Ukkaşe! Haşa aklın başında mıdır?” “Ukkaşe ne yapıyorsun? Allah Rasulü’nü rahatsız etme!” “Aklını başına al Ukkaşe!” “Ukkaşe sonra gel biz sana hakkını veririz.”  Allah Rasûlü'nün gidin sopayı alın demesinin üzerine, Hz. Bilal gördüğü manzara karşısında, bir de bu sözü duyunca irade dışı elini başına bırakır “Vay başım! Ukkaşe yaptığına bir bak!” der.

Hz. Bilal emrolunca Hz Fatıma'ya gidiyor. Hz Fatıma'nın bundan haberi yok. Kapıyı çalar; “Ey Allah'ın elçisinin kızı Fatıma! Baban beni gönderdi ki senin yanında bir değnek var. Uzun bir değnek. O değneği almamı istedi.” “Hayırdır, babam bu değneği ne yapacak?” Hz Bilal: “Haberin yok mu senin baban gitmeden evvel borcunu ödemek istiyor.”  “Ne borcu?” “ ‘Hakkı olanlar gelsin haklarını alsın’ buyurdu, bu şekilde defterini borcunu bu dünyada kapatıyor.” “Peki, kimdir bu? Babam hasta ya Bilal. Böyle hakkını alacak var mıdır?”  “Vallahi Hz Ukkaşe kalktı, ondan hakkını almak istiyor.”  “Hazreti Ukkaşe bilmez mi babam hastadır, Allah'ın elçisidir, kainatın sultanıdır.” “Hz Ukkaşe babana kısas yapacak.” “Ukkaşe haşa aklı başında mıdır, deli olmamış mıdır ya Bilal?”  “Yok, kalkmış alacak.”  “O zaman Bilal hemen git Hz Hasan ve Hüseyin'e haber ver.  Onlar gitsinler, peygamber babam hasta. Ondan kısas almasın. Peygamberin torunlarından alınan kısas peygamberden alınmış gibidir.” 

Hz Hasan ve Hz. Hüseyin'e haber veriliyor. Onlar da derhal mescide gidiyorlar. Hz. Bilal de sopayı getiriyor. Allah Rasûlü (s.a.v) emreder… İş gittikçe ciddiye biniyor. Sopa Bilal’den Hz Ukkaşe’nin eline geçer. Hz Ukkaşe’nin eline ulaşınca sahabe-i kiram ayağa kalkıyorlar “Ya Ukkaşe! Hakkını bizden al. Hz Peygamber Aleyhisselatu Vesselam hasta, onu rahatsız etme.” diyorlar ancak Allah Rasûlü: “Hayır bu benim hesabım siz oturun.” diyor. Arkasından Hz Ali dayanamayıp kalkıyor “Ya Ukkaşe yüz sopa, bin sopa bana vur. Peygamberi rahatsız etme.” diyor. Allah Rasûlü (s.a.v) Hz Ali'ye de otur, der. Sahabenin hal ve ruh hali had safhada ağlamaklı bir hal alıyor. Sonra Resulullah'ın torunları geliyor Hz Hasan ve Hüseyin yaşları belki küçüktürler. “Ya Ukkaşe, dedemizi rahatsız etme bize vur.” diyorlar. 

Peygamber (s.a.v)  “Ey benim göz nurlarım! Siz de oturun bu dedenizin defteridir, bu borcu benim ödemem lazım. Ya Ukkaşe vur sırtıma.” der. Hz Ukkaşe: “Ya Resulallah, benim sırtım bilmem o dönem açıktı acaba bu tam hak olur mu? Sizin sırtınız ise kapalı yani üstünüzde gömlek, elbise var. Acaba tam hakkını ödemiş olur musun bu şekilde?”  Allah Rasûlü (s.a.v) sırtını açar… 

Açar açmaz Hz. Ukkaşa iki omuz arasındaki nübüvvet, Allah tarafından mühürlenen peygamber mührünü öper. “Ya Resulallah anam babam size kurban olsun!” der. Allah Rasûlü:  “Ya Ukkaşe, ama canın acımıştı hak al.”  Ya Resulallah, ben hakkımı affettim ne hakkı. Bizim size karşı ne hakkımız olacak, ben hakkımı aldım.” der. Öper, yüzünü değdirir, alnını değdirir, dudaklarını değdirir ve o şekilde ‘hakkımı aldım’der. Allah Resülü (s.a.v) “Ya Rabb! Ukkaşe’nin cesedini vücudunu cehenneme atma. Artık bundan sonra ateş ona isabet etmesin, ateşin haddi değil.” der. Allah Rasûlüne değen bir vücuda cehennemin değme hakkı yoktur. Hz Ukkaşe, daha sonraları o anı anlatırken Hz. Peygamberin (s.a.v) vücudunu ‘Mısır'da üretilen bembeyaz keten kumaş gibi’ diyerek tarif eder.

O anlarda Hz. Peygamber (s.a.v) de ashab da çok ağlıyor ama Hz Ukkaşe’nin o hali sahabede de aynı hali oluşturuyor. Allah Rasûlü (s.a.v) Hz. Ukkaşe’nin bu tavrından sonra; “Kim benim cennetteki arkadaşımı görmek istiyorsa, bilmek istiyorsa Ukkaşe’ye baksın. Ukkaşe benim cennetteki arkadaşımdır.” der.  Onun üzerine sahabe-i kiram kalkıyor Hz Ukkaşe’nin elinden öpüyor.  “Ya Ukkaşe bize dua et.” diyorlar. 

Allah Rasûlü (s.a.v) bir müddet sonra yaşadığı hastalıklı hal üzerinde şehit olur. Çünkü yahudi bir kadın geçmişte öyle ifade eder. Yahudiler toplanıyor;  “Biz bu peygamber ile baş edemeyeceğiz. Fetihler gerçekleşiyor. Hâkimiyetimiz, saltanatımız elimizden gidecek.” diyorlar. Bunun üzerine Allah Rasûlüne karşı bir suikast yapılıyor. Allah Rasûlü'nün sevdiği bir yemek et, bir koyun veyahut keçi-kuzu ne ise hazırlanıp, etin hususen Allah Rasûlü'nün en sevdiği kısmına zehir zerk edilip hediye götürülüyor. Allah Rasûlü o eti görünce sahabesini çağırır, sahabesi toplanır. Allah Rasûlü tam ağzına alacak iken etin kendisi konuşur ‘zehirliyim yeme’ der. Ama hafif bir damak tadı… Lokmayı yutmuyor. Sahabeden bir tanesi lokmayı yutuyor, o hemen şehit oluyor vefat ediyor. Diğer sahabe bırakıyor. Tabii onun verdiği tesir ile bir vefat… Aradan uzun bir müddet, bir şehadet hâsıl oluyor. 

Sahabe-i Kirâmda Hz. Peygambere (s.a.v) karşı akli inancın ötesinde adına muhabbet yolu dedikleri çok üstün bir bağlılıkları vardı.  Bulundukları yerlerde kalbi bir bağ ile süratle dünyadan uzaklaşmak ve süratle mahbuba kavuşmak; cismaniyet burada da olsa gittikçe yakınlaşıyor. Allah'a yükselmek, Allah'ın abdine bahşettiği, armağan ettiği nurani iki kanat esasen muhabbet… Ashabı Kiramda o muhabbet kanatları hat safhada vardı. Onun için Sahabe-i Kirâmı böyle muhip bir kalp olmadan meselenin derinliğini akıl ve mantık ile anlamak mümkün değil. Hatta muhabbet ehli olmayan bir insana bu hadise anlatıldığında farklı bir anlam ortaya çıkabilir. Misal arz edebiliyorum, meselenin derinliğinin anlaşılmama ihtimali var… 

Allah Rasûlü'nün, Sahabe-i Kirâmın mirası olan bu tasavvuf, bu sahabenin ruh hali; bir miras olarak Sadat-ı Kiramın üzerinden ondan ona devretmek suretiyle, o onun kalbine, o da onun kalbine boşaltmak suretiyle, bir teverrüs[1] gibi elhamdülillah günümüz gelmiştir ve kıyamete kadar devam edecektir. 

Onun için Resul-i Ekrem (s.a.v) “Keşke o gün gelseydi de ben kardeşlerimi görseydim.”  buyurur. Sahabe-i Kirâm: “Ya Resulallah, kardeşlerin burada siz kimi kastediyorsunuz?” dediklerinde:  “Siz benim arkadaşlarımsınız ama benim kardeşlerim olacak. Onlar sizden sonra beni görmedikleri halde, Allah'ın onlara verdiği bir sürü nimete mukabil hissiyatları ‘Keşke biz Hz. Peygamberi (s.a.v)  bir kere görseydik; buna karşılık elimizde ne varsa Allah bizden alsaydı ama biz bir kere görseydik.’ diyecekler. Bu kadar muhabbet, bu kadar derin hissiyat… Benim kardeşlerim gelecek.”  der. 

Ve sallallahu âlâ seyyidinâ nebiyyil ümmi ve alâ alihi ve sahbihi ve sellem.


[1] tevarüs:bir kimseden miras kalma, kalıtım yoluyla birinden ötekine geçme

İnkârın Bedeli

13 Mar, 2018 78
İki seyyid genç, Irak'tan altı katırı hediyeler ile yükleyip Nehrî'ye, Seyyid Tâhâ…

Cennete götürüp cehennemden uzaklaştıracak hareket nedir?

13 Mar, 2018 127
Adamın biri Ashâb-ı Kirâmı yara yara Resûlullah’ın (s.a.v) yanına geldi. O sırada…

SEYRU SÜLÛK : RIZA YOLCULUĞU

27 Şub, 2018 265
Bismillahirrahmanirrahim. Elhamdülillahi Rabbül Âlemin. Vesselatü vesselamü ala rasulina…

TARİKATIMIZIN ŞARTLARI VE ADABI

27 Şub, 2018 170
Aşağıda okuyacağınız tarikat şartları ile adabı, Mevlana Halid Şehrzuri’nin halifesi Şeyh…

İşin Özü

27 Şub, 2018 119
Şeyh Abdurrahman-ı Tağî Hazretleri vefat etmeden evvel oğlu Muhammed Diyaûddin’i “Oğlum,…

Ümmetimin âlimleri İsrailoğulları’nın nebileri gibidir

06 Şub, 2018 288
Bismillahirrrahmanirrahim. Elhamdülillahi Rabbü’l Âlemin. Vesselatü vesselamü ala…

Müridlik nedir ve nasıl olmalıdır?

06 Şub, 2018 152
Tasavvuf yolunda mesafe katedebilmek ve manevi dereceler elde edebilmek için müridin…

Gül Bestesi

06 Şub, 2018 108
Gül mevsimi geldi mi her şey bize yar olurGönüller gül kokarken geceler nehar olur
© 2017 Nurşin.com"Site içerisindeki Tüm Yazı Resim ve Medyaların Telif Hakları nurşin.com 'a aittir , izinsiz kopyalanamaz , çoğaltılamaz. "