Hz. Musa ve Çobanın Kıssası

Musa (a.s): bir gün giderken bir çobana rastladı. Çoban:

“Ey kerem sahibi Allah'ım neredesin ki sana kul kurban olayım; çarığını dikeyim saçını tarayayım. Elbiseni yıkayayım, bitlerini kırayım... Yüce Rabbim sana süt ikram edeyim.

Bütün keçilerim sana kurban olsun,” deyip duruyordu.

Hz. Musa (a.s):

“Kiminle konuşuyorsun?” dedi. Çoban:

“Yeri göğü yaratan Allah'ımla konuşuyorum,” dedi. Musa çobanı azarladı, yaptıklarının yanlış olduğunu Allah'a bu türlü hitap etmenin doğru olmadığını söyledi.

Çoban yaptıklarını pişman olarak başını alıp çöle doğru koşmaya başladı.

Biraz sonra Hz. Musa'ya:

“Kulumuzu bizden ayırdın. Biz söze, dile bakmayız, gönüle, hâle bakarız,” diye vahiy geldi. Musa (a.s) çölün yolunu tutarak çobanı buldu ve müjdeyi verdi.

 

Müridin Mürşidiyle İlgili Dikkat Etmesi Gereken Edepler

  1. Herhangi bir konuda şeyhini aldatmamalıdır. O’na son derece saygı göstermelidir.
  2. O’nun öğrettiği zikir ile kalbini düzeltmeye çalışarak gafletten kurtulmaya çabalamalıdır.
  3. Bir konuda haklı bile olsa şeyhin sözünü ve gayesini anlamaya çalışmalı; ona karşı ölü yıkayıcısının eli altındaki ceset gibi olmalıdır.
  4. Şeyhi bir şey sormadan söz söylememelidir.
  5. Herhangi bir isteğini şeyhinden başkasına söylememelidir. Eğer mürşidine ulaşamazsa ve çok gerekliyse salih, eli açık ve takva sahibi kişilerden istekte bulunabilir.
  6. Ancak mürşidi aracılığıyla istek ve gayesine ulaşabileceğine inanmalıdır. Sevgisi başka bir şeyhe yönelirse kendi mürşidinden yarar göremez ve feyz kapısı kapanır.
  7. Mürşidinin kendi üzerindeki tasarrufunu kabullenerek emrine uymalı ve her konuda ona hizmet etmelidir. Çünkü arzu ve sevgi bu yolla oluşur ve ihlasla gönülden bağlılığın ölçüsü bu yolla anlaşılır.
  8. İbadetlerinde adetlerinde ve tüm yaptığı işlerinde mürşidinin isteğini kendi isteğinden üstün tutmalıdır.
  9. Mürşidin iyi ahlakına ve olgunluğuna güvenerek onun hoşlanmadığı şeyleri yapmaktan kaçınmalıdır.
  10. Kendi durumunu mürşidine açıkladıktan sonra bir şey istemeden verilecek karşılığı beklemelidir. Birisi şeyhine bir şey sorarsa kendisi cevap verme küstahlığında bulunmamalıdır.
  11. Mürşidinin bulunduğu toplulukta yüksek sesle konuşmamalıdır. Çünkü bu çok kötü edepsizliktir. Bize anlatıldığına göre bir gün İmamı Züfer abdest alıyordu, hocası İmam-ı Azam Ebu Hanife (r.a) onun yanından geçti. İmam-ı Züfer ayağa kalkmayarak saygıda kusur etti. Bundan dolayı en üstün öğrenci olacakken derecesi en düşük kaldı.
  12. Mürşidinin hiçbir haline kalben dahi olsa karşı koymamalı ve içinde şüphe belirirse iyiye yormalı; iyiye yoramazsa kusuru kendinde aramalıdır. Musa (a.s) ile Hızır (a.s) arasına geçen olayı düşünmelidir. Çünkü mürşide karşılık vermek çok çirkindir ve bundan ortaya çıkacak perdelenmenin ilacı yoktur. Ayrıca tüm feyiz kapıları kapanır.
  13. Mürşidinin çare bulması için iyi veya kötü tüm olayları ona açıklamalıdır. Çünkü mürşit doktor gibidir; müridin halini öğrendiğinde onun sorununu düzeltmeye ve iyileştirmeye çalışır. Bu nedenle nasıl olsa şeyhim benim sorunumu biliyor diye sorunu ona iletmemek doğru değildir. Çünkü bazen mürşit keşfinde yanılabilir. Velilerin keşfinde yanılması âlimlerin içtihatta yanılması gibidir, yanılan da sevap kazanır. Şeriatın kurallarına uymadıkça keşiflere uyulmaz. Gerçek bile olsa bunlarla karar verilmez.
  14. Müridin şeyhine gönülden bağlılığı eziyetli ve sıkıntılı olduğunda bile bozulmamalıdır. Moral bozacak sözler, dedikodular ümidini kırmamalı; Allah’tan ( c.c) istediği feyzi ancak mürşidinin aracılığıyla elde edebileceğine inanmalıdır. Bunun için şeyhine olan sevgisi ve bağlılığı kendi nefsinden, çoluk çocuğundan ve malında daha fazla olmalıdır.
  15. Mürşidinin yaptığı ibadet ve hareketlerin hepsini yapmaya kalkışmamalıdır. Çünkü mürşidinin bulunduğu hal ve derecesiyle ilgili bazı yaptıkları müride uygun düşmeyebilir.
  16. Şeyhinin emirlerini yorumsuz başkasına devretmeden hemen yerine getirmelidir. Geciktirirse veya yapmasa feyiz kesilir.
  17. Mürşidinin verdiği zikir, teveccüh ve murakabe gibi görevleri emrettiği şekilde yerine getirmelidir.
  18. Mürşidi ile birlikte bulunurken hareketlerine, sözlerine, sorduğu soru ve verdiği cevaplarına dikkat etmeli; ileri- geri konuşmamalıdır. Zira böyle şeyhin büyüklüğünü ve saygısını müridin kalbinden gider.
  19. Mürşidiyle konuşacağı anları iyi ayarlamalı; verdiği cevapları can kulağıyla dinlemeli, konuşurken edepli ve haddini aşmadan kısa ve öz derdini anlatmalıdır.
  20. Mürşidinin kendisine açıklanan sırlarını gizlemelidir.
  21. Allah Teâla’nın (c.c) mürşidi aracılığıyla kendisine bağışladığı keşif, keramet, hal ve düşünceleri şeyhinden saklamamalıdır.
  22. Uygunsuz kişilerin yanında mürşidinden söz etmemeli ve onun sohbetlerini anlatmamalıdır. Onlara ancak akılları ve anlayışları derecesinden açıklama yapabilir.
  23. Mürşide intisap edince size Allahu Teâla’yı (c.c) tanımak ve bilmek için geldim demelidir. Şeyhi kendisini kabul ettikten sonra bir şey istemez, ancak hizmet eder. Böylece mürşidinin kendisini kabulü tam olur. Bu süre boyunca şeyhi bir şey emrederse bildiği şey dahi olsa onunla uğraşmalıdır.
  24. Herhangi bir kimse şeyhine selam söylemek isterse, o görevi üzerine almamalıdır.
  25. Mürşidi ile beraberken başka şeylerle ilgilenmemeli, tam anlamıyla ona yönelmelidir.
  26. Mürşidinin karşısında abdest bozmamalı, tükürmemeli, sümkürmemeli, nafile namaz kılmamalı, tesbih çekmemeli ve bir şeyle oynamamalıdır.
  27. Mürşidi emretmedikçe başköşeye geçmemelidir.
  28. Mürşidin seccadesi, yatağı, kap ve kacağı gibi özel eşyaları kullanmamalıdır.
  29. Karanlık gibi zorunlu haller olmadıkça mürşidinin önünde yürümemelidir.
  30. Mürşidinden uzakta iken ilgiyi kesmemek için mektuplaşmalı, bu mektupları korumaya özen göstermelidir.
  31. Abdestsiz olarak şeyhinin yanında oturmamalıdır.
  32. Nehir gibi akarsu kıyısında abdest alırken mürşidinden üst tarafta bulunmamalıdır.
  33. Uzakta bulunsa dahi şeyhinin bulunduğu yöne ayağını uzatmamalıdır.
  34. Mürşidi bir şeyle uğraşırken veya elini tutup yakalayarak, çekerek öpmeye çalışmamalıdır.
  35. İzin almadan günlük tutma bile olsa karşısında bir şey yazmamalıdır.
  36. Şeyhinden olağanüstü halde ve keramet beklememeli ve istememelidir.
  37. Mürşidinin kendisine verdiği armağanlara özen göstererek ömrü boyunca saklamalı; hiç kimseye vermemeli ve satmamalıdır.
  38. Mürşidinin ahlakıyla ahlaklanmaya çalışmalıdır.
  39. Mürşidinin sevdiklerini sevmeli, hoşlanmadıklarından hoşlanmamalıdır.
  40. Mürşidi ayakta dururken kendisi oturmamalıdır. Sırtını şeyhine dönmemeli ve kapıyı vurarak sertçe örtmemelidir.
  41. Bir mürşit müridini tarikattan çıkarırsa tamamıyla ondan ayrılmaz. Çünkü böyle bir müridin başkasının aracılığıyla kurtulması imkansızdır.
  42. Benim mürşidim Peygamberden, sahabelerden, tabiin hazretlerinden daha büyüktür gibi düşüncelere sapmamalı ve konuşmamalıdır.
  43. Mürşidine gözünü dikip bakmamalı; o başka tarafa bakarken rabıta amacıyla göz ucuyla bakmalıdır.
  44. Mürşidiyle birlikte otururken manevi yarar sağlamak için kalbini onun kalbine bağlı bulundurmak gerekir. Çünkü, nispet ve feyiz şeyhinin sohbetiyle oluşur ve gafil olanlardan geriye döner, uyanık olanların kalbine girer. Manevi nispet dumanın yayılması veya yağmurun yağması gibi yayılır ve onu ancak ihlas ve ilahi sevgisi tam olanlar hisseder.
  45. Mürşidiyle birlikte otururken gönlü engin ve iç huzuruyla olmalıdır. Bunu sağlamak için gözleri kapayıp sanki başının üzerinde duran kuşu ürkütmeyecek şekilde kıpırdamadan durmalıdır.
  46. Zamanı öğrenmek için iki de bir saatine bakmamalı; içine sıkıntı gelince şeyhin yanından çıkıp gitmelidir.
  47. Mürid, şeyhinin çocukları, akrabaları ve komşuları yanında da edepli, saygılı ve vefalı olmalıdır.
  48. Mürşid kendisini yemeğe çağırdığında, mürit güzel yemekler ve içecekler, rahat yataklar isteğinde bulunmamalıdır. Hazırlananı yemeli; bulunduğu yerde yatmalı ve bu durumu nispet alması için büyük bir devlet ve nimet saymalıdır. Bu sırada bir kusur işlerse Cenab-ı Hakk’a (c.c) istiğfar etmelidir.
  49. Hizmet ederken gerek mürşit, gerek diğer müritler, gerekse de misafirler için yaptığı hizmetin nispet bakımından eşit olduğuna inanmamalıdır.
  50. Mürşidiyle herhangi bir konuda görüşmek isteyen onun boş ve uygun zamanı kollamalı;
  51. Mürit mürşidinden herhangi bir şey veya hizmet istememelidir. Sadece hastalık, sıkıntı gibi durumlarda bilgi verilir. Mürşit ister dua eder, isterse etmeyebilir.
  52. Mürşidi başkalarıyla konuşurken, yanına sokulmamalıdır. İzin isteyeceği zaman evinden çıkmasını istememeli; çok acil işi varsa uygun bir şekilde haber göndermelidir.
  53. Sabah namazından güneş doğuncaya kadar ve akşam yatsı namazları arasında özel görevleri olduğundan mürşidiyle konuşmamalıdır.
  54. Mürit herhangi bir yerde sohbet etmesi gerekirse mürşidiyle ilgili konuşma yapmalıdır.
  55. Mürşidini ziyarete geldiğinde kendi başına ne kadar kalacağına karar vermemelidir. İstek ve arzusu olduğu sürece orada kalmalı ve gitme kararını mürşidine bırakmalıdır.
  56. Mürşidini kabul etmeyen kişilerle bir arada bulunmamalıdır.
  57. Mürşit herhangi bir konuda yasaklama getirirse ( bir yere gitmeyi, bir şeyi yemeği, bir şey yapmayı yasaklarsa) üzülmemeli, aksine benim yararım içindir diye sevinmelidir.
  58. Gördüğü rüyaları kendi yorumunu önemsemeden mürşidine anlatmalı, onun yorumuna göre davranmalıdır.

    Mürşid hakkında ihlasın en düşük derecesi

    Müridin, dünya kutuplarla dolu olsa dahi feyiz kapısını ancak şeyhinin açabileceğini ve bütün ibadetlerinin şeyhin bir tek nazarına ( bakışına ) eşit olamayacağına inanmasıdır.

GERÇEK SEVGİ

 

Bismillahirrrahmanirrahim. Elhamdülillahi Rabbü’l Âlemin. Vesselatü vesselamü ala seyyidina Muhammed’in nebiyyina ve ala alihi ve sahbihi vesellem. Rabbişrahli sadri ve yessirli emri. Vahlul ukdeten min lisani yefkahu kavli.

Rabbü’l Âlemin insan için iki hayat yaratmıştır. Biri dünya hayatı diğeri de ahiret hayatıdır. Dünya hayatı adı üstünde “dünûr”dan gelir. Dünûr, Arapçada aşağı, alçak demektir. Yani insana sunulan en düşük, en alçak hayat demek, bir anlamı odur. Diğer anlamı ise insana yakın hayat demektir. O zaman ahiret, uhra anlamına çıkıyor. Uhra ise bir sonraki hayat demektir.

Yakın hayat insanı kendi cazibesinin içine alabilir; fakat Resulü Ekrem (s.a.v) bu manada bizi ikaz eder. “Yakın olan arkadaş, yakın olan hayat size daha fazla tesir eder. Onun cazibesi güçlüdür. Bir sonraki hayatı görmediğiniz için onun cazibesi size fazla tesir etmeyebilir. Ama bu da bir imtihandır.”  Hz. Ali (r.a) "Ed-dünya cifetün ve talibüha kilabün" “Dünya bir cifedir (leştir) ve ona talip olanlar da ancak köpeklerdir.” buyurur.  Dünya; çöplüğün, kötülüğün bütün insanların kötü arzularının toplandığı bir yerdir. Herkes onun için adeta çöplüğün ortasında bulunan kokuşmuş etlerin etrafında birbiriyle kavga eden, birbirlerine saldıran köpeğe benzetilir. Dünya menfaati için ne kadar çok katliamlar yapılıyor, insanlar ne kadar çok birbirlerine saldırıyor. Kardeşlik, ahiretlik, sadakat, insaniyet dediğimiz o kavramlar nasıl da çiğneniyor…

Dünya geçicidir, imtihandır. Ahiret hayatı vardır. Allahu Teâlâ, kendi kulunu yokluk âleminden bu gezegene göndermiş; kul, bir müddet zarfı içerisinde burada kalacaktır. Cenâb-ı Allah’ı burada iyi bilecek, Halık’ını tanıyacak, Halık’ının kendisine olan şefkat ü rahmetini bilecektir. Bakacak ki kendisi bir toprağın içinden çıkmıştır. Yine o toprağın içerisinde kendi ihtiyacını karşılayan milyonlarca şey çıkmaktadır. Toprak hem kendisini hem de kendi ihtiyaçlarını çıkartmıştır. Bu şekilde Allahu Teâlâ’nın şefkatini, merhametini, azametini, kudretini görecek; dolayısıyla tanıma ve bilmenin arkasında Allah’ı sevecektir. Nihayeti itibariyle kişi sevgidir esasen. İbadetindeki gaye sevmektir esasen, tefekküründeki gaye Allah’ı sevmektir. Çünkü bir insan, bilinmeden tanınmadan sevilmez. Bir şey, bilinmeden tanınmadan sevilmez. Bilinip ve tanındıktan sonra sevilir.

Rabbü’l Âlemini en iyi şekilde nasıl bilebiliriz? Allahu Teâlâ’nın yeryüzündeki aynası hükmünde olan Peygamberi (s.a.v), ne kadar çok bilir tanırsak o kadar Allahu Teâlâ’yı severiz. Lakin bu sevgi, bilmek ve tanımak dediğimiz şey kitabın ötesindedir. Sahabeyi o zaman bileceğiz. Resulullah’ı (s.a.v) bilmek için sahabe, sahabeleri bilmek için Sâdât-ı Kirâm’ı görmemiz, tanımamız, bilmemiz, onların sohbetlerine gitmemiz gerekiyor. Sâdât-ı Kirâm’ı bilmeden, o kitapları okumadan, Sâdât-ı Kirâm’dan istifade etmeden Resulullah’ın (s.a.v) mahiyetini, hakikatini çözmemizin imkânı yoktur. Nasıl ki Rabbü’l Âlemin kullarına kitap gönderir, ama bu kitapla da yetinmez. Çünkü kul, Allah’ı yansıtacak bir varlığa da muhtaçtır. Allahu Teâlâ, kitabı onlara tefsir, izah eden, onları kendilerine kendi nefislerine bırakmayan, onun önüne geçip elinden tutup ona rehberlik yapacak bir muallim de gönderir. Bu muallim sadece kitaptakini de tefsir etmez. Bu muallim Halık’ını da ona yansıttırır. Öyle ki Rabbü’l Âlemin; bu muallime öyle bir makam, öyle bir konum atfeder ki O’na (s.a.v) olan ittibaı kendisineymiş gibi kabul eder. Bu kadar yüksek bir makam. Resulullah (s.a.v), kitabın içindeki bütün o cümleleri, kalbinin içindeki bütün o maneviyatı Hz. Ebubekir Sıddık’ın (r.a) kalbine aktardığını ifade ediyor. Kalp bunun içindir zaten. Ve elhamdülillah tasavvuf, Nakşilik Hz. Ebubekir Sıddık’tan (r.a) kalpten kalbe Seyda’ya (k.s) kadar, araya zaman girmeden, birbirlerinden kopmadan gelmiştir. Bu emanet kıyamete kadar da inşallah devam edecektir. Gelinen her asrın insanları emanet edilen o insanın kalbinden, o ışıktan istifade etmiş, inşallah etmeye devam edecek ve kıyamete kadar bu olacaktır. Ama evvela hakikaten böyle sevmemiz gerekiyor.

Mesela rabıta irtibattan geliyor esasen. Yani bir insan niçin üstadıyla rabıtasını kurar? Rabıta irtibat demektir. Onun düşüncesi vasıtasıyla niçin onunla irtibata geçmek ister? Gönül onu sevsin diye. Gönül, irtibat içinde bulunduğu dünya ve nefsiyle irtibatını koparsın. Çünkü insanın düşüncesi ne ile meşgul, neye talip ise irtibat onunla olur. İnsanın irtibatı ne ise muhabbeti, aşk u şevki ona meyleder. Gaye muhabbettir. Üstatlara olan bu muhabbet mecazdır esasen. Maksut bir zât değildir. Gaye esas kişinin kendi üstadını sevmesi değil, nihai hedef bu mecazdan başlar, Resulullah’ın (s.a.v) sevgisine intikal ederek nihai hedef Cenâb-ı Allah’a âşık olmaktır esasen. Ama biz Allah’a nasıl âşık olacağız? Gözümüzün gördüğü, yeryüzünde Allah’ı bize yansıtan Allah’ın yarattığı bu varlıklar içerisindeki en muazzam tablo, eser ne olabilir? Bakıyoruz; insandır ve insanlık içerisinde de Allah ile münasebeti iyi olan Sâdât-ı Kirâm’dır. Allah’ın en müthiş yarattığı eserler arasındaki Sâdât-ı Kirâm’a bakmakla onlara hat safhada hayranlık gösteriyoruz. O’nun o eserine karşı hayranlık olunca eserin yaratıcısına karşı zaten hat safhada hayranlık duyuyoruz. Sahabe-i Kirâm öyleydi, evvela Resulullah’ı (s.a.v) tanıdılar. Cenâb-ı Allah’ı bilmiyorlardı, tanımıyorlardı ve hâşâ yok diyorlardı. Evvela Resulullah (s.a.v) ile tanıştılar, Resulullah’a (s.a.v) âşık oldular, muhip oldular. Ona hat safhada hayranlık duydular; öyle ki en kıymetli varlıkları olan anne-babalarına dair “Anamız-babamız, en kıymetlilerimiz size feda olsun.” diyorlardı. Böyle bir sevgiye kadar geldiler. Resulullah’a (s.a.v) olan o hayranlık, o muhabbet bir yerden sonra Allah’a intikal etti. Yani O’nun (s.a.v) Halık ve yaratıcısına intikal etti.

Cenâb-ı Allah bizlere muhabbeti nasip etsin. Biraz da azim ve gayret lazım bunun için. Bir insanın azm ü gayret göstermeden, çaba ve gayret olmadan mükâfat alması çok zordur. Yani azm ü gayretin arkasında muhakkak bir mükâfat vardır. İnsanın azmi ve gayreti boşa değildir. Allah, dünyayı bile çalışmayana, gayret etmeyene vermiyor ki dünya âhirete nispeten çok kıymetsizdir. Diyelim ki bir insan, günün 20 saatini çalışır, üç kuruş alır. Bir insan da kısa yolu bulmuş, işin erbabını görmüştür; günün bir saatinde diğerinin bir senesinden daha fazla kazanır. Basit bir dünya böyle iken ahiret çok kıymetlidir. Ahiret için çalışmak lazım. Çalışmayana Allah vermez. Çünkü adaletinin gereği budur. İşin bir kısa yolu bir de uzun yolu vardır. Nakşilik; tarik tarikat yol demektir. Nakşi; en kısa yol ve en kazançlı yol demek. Yani bir insan, 24 saat olan mesaisini bir yol tercih edip orada kullanır, üç kuruş kazanır. Ama biri var ki işin erbabıyla, püf noktasını öğrenmiş bir zât ile dolaşır, gözlemler, yaptığının aynısını yapmaya gayret eder. Onun bir saatinin kazancı, diğerinin belki bir senesi hükmünde olur. Bundan dolayıdır ki evliyaullah ve ulemadan büyük zâtlar, tasavvufa, Nakşi tarikatına geçmiştir.

Namazdan önce gidip abdest alırız değil mi? Tövbe istiğfar da eder Allah’ın huzuruna çıkarız. Namazdan sonra el açarız. “Ya Rabbî! Ben hâlimi güzelleştiremedim. Sen beni zaten tanıyorsun, biliyorsun.” der hâlimizi Allah’a gösteririz. Belki bu kötülükle dahi bizi beğenir, bizi sever. Bizi severse o zaman aynanın karşısına çok geçeriz, kendimizi güzelleştirmeye gayret ederiz. İşin şu kısmı da var ki; bir insan bir insana âşık olabiliyorsa, sevebiliyorsa Allah’a da âşık olabiliyor. O işin çok iyi bir tarafıdır.

Aşk, ne anlama gelir? Aşk fanilik demek. Yok, olmak, bütünleşmek. Onda fani olmak. Arada görünmeyen bir çekim gücü var. O çekim gücü o kadar kuvvetli ki… Havada kalmanızı sağlayan dünyanın bir çekim gücü var, bu ise, dünyanın çekim gücünden çok daha güçlüdür. Belki yüz bin kat, iki yüz bin kat çok daha güçlü ki bütün o çekim gücüne karşı sizi alır bu huzura birdenbire götürür ve miraç hâsıl olur. İnsanın dünyaya yapışık kalması, havada asılı kalmaması, uçmamasının sebebi aradaki çekim gücü; sevgidir. Bunu oradan almadan, kopartmadan, yukarıya vermeden yükseltmemiz çok zor. İnsan dünyaya da âşık olabilir, arabasına, evine… Onları tefekkür ve zikreder. Ciddi bir bağları olur, onunla bütünleşir, gittiği her yerde onu dillendirir.

Hz. Musa (a.s) Allah’ı çok seviyor, O’na çok muhip. Ruhen ve kalben görüyor. Fakat göz görmüyor ya o işin bir de mahcubiyet ve arzu hâli olduğu için gözün de görmesini istiyor. Allah’a bir defasında “Ya Rabbî! Ruhum, kalbim sürekli sizin yanınızda, sizin huzurunuzda. Görüyor ama gözümün de görmesini istiyorum. Müsaade var mıdır?” diye ısrar edince Allah dedi ki “Gözünün fizikî yapısı bunun için uygun değildir. Eğer bana değerse buhar olup uçar.” Ahirette göz görecek çünkü oranın fizik kanununu Allah ayrı yaratıyor. Ateşe hatta güneşe yaklaştığımız zaman, buhar olup uçmayacağız mesela. Buradayken güneşe yaklaşırsak buhar olup uçarız. Orada öyle değil. Allahu Teâlâ “O zaman arada bir aracı bırakalım. Şu dağ güçlüdür. Dağa bak istersen, arada bir aracı var. Direkt bana değerse sen buhar olup gideceksin.” dedi. “Dağa kendimden bir nebzeyi aksettireceğim. Sen dağa bak.” Allahu Teâlâ kendisinin nurundan bir nebzeyi dağa verince, dağ buhar olup uçtu. Paramparça oldu. Allah muhabbetinizi arttırsın, olmayanlara versin.

Ve sallallahu ala seyyidina Muhammed’in nebiyyil ümmiyyi ve ala alihi ve sahbihi ve sellim

HATME-İ HÂCEGAN’IN KAYNAĞI

07 Eki, 2017 132
Kaynağını Kur’an ve sünnetin ruhundan alan tasavvuf, Muhammedî (s.a.v) bir ifade ile…

BEN NUŞİREVAN'DAN DAHA ADİLİM!

07 Eki, 2017 92
Hazreti Ömer ve Sa'd İbni Vakkas Hazretleri, İran'a at satmaya gitmişlerdi. İran'a…

Kulaktan Kalbe Tesir Eden Söz

18 Eyl, 2017 395
Bismillahirrrahmanirrahim. Elhamdülillahi Rabbü’l Âlemin. Vesselatü vesselamü ala…

Misafirperverliğin En Güzel Örneği

18 Eyl, 2017 196
Misafiri sevmek, ağırlamak, yedirip içirmek, ihtiyaç ve istirahatini temin etmek hem…

Allah’ın evini temizleyen sahabi Ümmü Mihcen (r.a)

18 Eyl, 2017 171
 Peygamberimizin (sav) güzel şehri Medine’nin kenar mahallelerinde oturan Ümmü Mihcen…

TESLİMİYET AŞKIN MAHSULÜDÜR

28 Ağu, 2017 287
Bismillahirrahmanirrahim. Elhamdülillahi Rabbül Âlemin. Vesselatü vesselamü ala rasulina…

İBRAHİM’İN (a.s) HZ. İSMAİL’İ (a.s) KURBAN ETMESİ

28 Ağu, 2017 69
Hz. İbrahim (a.s) yüksekliği on beş metre, eni on metre olan içi ateşle doldurulmuş dört…

Kurban Kesmenin Ehemmiyeti

28 Ağu, 2017 22379
Kurban Yüce Allah'ın rahmetine yaklaşmak için ibadet niyeti ile kesilen özel hayvandır.
© 2017 Nurşin.com"Site içerisindeki Tüm Yazı Resim ve Medyaların Telif Hakları nurşin.com 'a aittir , izinsiz kopyalanamaz , çoğaltılamaz. "