Gül Bestesi

Gül mevsimi geldi mi her şey bize yar olur
Gönüller gül kokarken geceler nehar olur

Bad-ı saba diyar-ı gülden koku
Figan eden bülbüle şifayab rüzgâr olur

Gözyaşıyla yoğrulur şebnemler yanağında
Dönüşür yağmurlara damlalar cuybar olur

Yağmur damlalarıyla yıkanırken gülistan
Dile gelir goncalar çiçekler gülnar olur

Gül derip gül yüzünden armağanlar taşısam
Çoraklaşan şu dünya yemyeşil diyar olur

Gül renginle boyanır kuşanır özlemini
Kalbim aşkınla yanıp tutuşarak var olur

Ey bülbülün sevdası sultanı gülistanın
Sensiz bütün mevsimler bize sonbahar olur

Rıfkı Kaymaz

Müridlik nedir ve nasıl olmalıdır?

Tasavvuf yolunda mesafe katedebilmek ve manevi dereceler elde edebilmek için müridin dikkat etmesi gereken hususları Allah dostları sohbetlerinde anlatmışlardır. Bu yolun büyüklerinden Abdurrahman-ı Taği Hazretlerinin müridin nasıl düşünmesi ve nasıl davranması gerektiği konusunda söyledikleri çok önemlidir.

Peygamber Efendimizin (s.a.v) “Ameller niyetlere göredir.” hadis-i şerifinin ışığında her amelimizde niyetimize dikkat etmemiz gerekir. Ancak tasavvuf yolunda mürid sadece amellerinden değil, kalbinden geçirdiklerinden de sorumludur ve bu sebeple niyetin önemi daha da artmaktadır.

Abdurrahman-ı Taği Hazretleri bu önemli konuyu çeşitli sohbetlerinde şöyle dile getirmiştir:

“Gerçek müridlik ancak doğru niyetle olabilir. Doğru niyet de şudur; müridin gayesi, sadece varlıktan tamamen sıyrılmak, verilen ameli yapmak, şeraite ve ehl-i sünnet itikadına kesinlikle uymak olmalıdır. Mürid için en zararlı şey, başa geçme sevdasıdır. Bıhtan köyünde tarikatın kökünün kurumasının sebebi oradaki müridlerin halifelik sevdasıdır, onlar sadece halife olmak gayesi ile amel işliyorlardı. Oysa müridlik, müridin şahsi iradesini şeyhinin iradesine teslim etmesinden başka bir şey değildir. Buna göre niyetlerinizi doğru alınız ve hizmeti seçiniz.”

Abdurrahman-ı Taği Hazretleri Hucıtan köyündeki bir sohbetinde İmam-ı Rabbani Hazretleri’nin Mektubat adlı eserine dayanarak şunları söylemiştir:

“Mürid herkese teşekkür etmeli ki, kurtuluşuna sebep olsun. Müridin teşekkür etmesi, ehl-i sünnet vel cemaat inancını benimsemesi ve müctehidlerin görüşleri uyarınca şeriatın hükümlerine uymasıdır. Allah onların emeklerini mükâfatlandırsın ve kendilerine tasavvuf yolu ile şereflenmeyi nasip eylesin. Şeriate uygun şekilde giyinmek ve yemek de terk halinin kapsamına girer. Elbisenin ve yiyeceklerin zararlarını gidermek için niyetin şeraite uygun olması yeterlidir. Mesela güzel elbise giymek isteyen bir kimsenin bu elbiseyi sıcağa ve soğuğa karşı korumak maksadı ile giymesi, yine canı yemek isteyen bir kimsenin bu yemeği ibadet etmek üzere enerji biriktirmek için yemesi ve eşi ile sık sık yatmak isteyen kimsenin bunu kendini haramdan korumak için yapması gerekir.’

Bu yüce yolda ilerlemek için müridin şeriat kurallarını nasıl gözetmesi gerektiğini Abdurrahman-ı Taği Hazretleri bazı sohbetlerinde şöyle vurgulamıştır:

“Kerametler, haller ve mükaşefeler bir yana bırakılacak olursa, bizim tarikatımız Peygamberimizin (s.a.v) şeriatı ve Eşari akaidinden ibarettir.”

Abdurrahman-ı Taği Hazretleri müridlerine şeraite sarılmayı ve şeriat meselelerini Kitab-ul Envar adlı eserden inceleyip diğer müridlere de öğretilmesini tavsiye etmiştir. Çünkü Seyyid Taha (k.s) da fetva konusunda bu kitaba dayanmış, onu bir müridine okutup dinlemiştir. Seyyid Taha (k.s) ayrıca dört büyük ibadetin (namaz, oruç, zekât, hac) hiçbir sünnetini ihmal etmemiştir.

Abdurrahman-ı Taği (k.s) “Böyle davranmak muhabbette eksilme meydana getirse bile benim için şeraite bağlı zayıf bir muhabbet, şeraite aldırış etmeyen kuvvetli bir muhabbetten daha üstün ve sevimlidir.” buyurmuştur ve müridlerine müekked sünnetleri, vitr namazını, iki rekâtlık işrak namazını, kuşluk namazını asla ihmal etmememizi, farz namazlarımızı da cemaatle kılmamızı emir derecesine varan bir ısrarla tavsiye etmiştir.

Başka bir sohbetlerinde de;

“Tarikat insanlar arasında dolaşır ve şeraite bağlı olanın da olmayanın da koynuna girer. Fakat bir süre sonra şeraite bağlı olanın koynunda kalırken, şeraite bağlı olmayanın koynundan çıkıverir. Nitekim Tahek köyünde şeraite bağlı bir kadın vardı. Diğer kadınlar ona ‘Sen ne biçim sufisin? Sufi gibi amel işlesene, sen nerede, muhabbet davası nerede…’ derlerdi. Böyle diyen kadınlar Gavs-ül Azam Hazretlerinin zamanında şevk, muhabbet ve aşk iddiasında bulunurken o kadın onlar gibi davranmıyordu. Fakat Gavs-ül Azam Hazretleri vefat edince köyün kadınlarındaki aşk kayboldu, müridlik ateşi sönüverdi. Ama o beğenmedikleri kadın onlar gibi olmadı. Tersine onun kandilinin ışıkları yeniden tazelendi ve tarikatı devam ettirdi.

Ayrıca Behtan köyü halifeleri, büyüklerden olmadıkları halde, sırf şeraite bağlılıklarından dolayı tarikatı aralarında yaşatabilmişlerdir.

Gözden uzak olana (gaibe) karşı özlem ve şevk olur. Muhabbet ise görünene, hazır olana karşı belirir. Buna göre muhabbet ve huzur yolu ile zikretmek gerekir. Çünkü bu durum yolu kısaltır. Özlem ve gözden ırak olana bağlanarak zikretmek doğru değildir. Çünkü bu durumda aşılacak yol uzar. Zaman gaflet ve bid’at zamanı olduğu için yolun kısasını tercih etmek gerekir.

 

Ümmetimin âlimleri İsrailoğulları’nın nebileri gibidir

Bismillahirrrahmanirrahim. Elhamdülillahi Rabbü’l Âlemin. Vesselatü vesselamü ala seyyidina Muhammed’in nebiyyina ve ala alihi ve sahbihi vesellem. Rabbişrahli sadri ve yessirli emri. Vahlul ukdeten min lisani yefkahu kavli.

Rabbimiz yarattığı kullarına Peygamber Efendimize (s.a.v) indirdiği Kuran-ı Kerim vasıtası ile şunu bildiriyor: “Fe emmâ men tagâ. Ve âseral hayâted dunyâ. Fe innel cahîme hiyel me’vâ.”[1]

“Fe emmâ men tagâ.”; kim ki yeryüzünde tuğyan ederse yani haddini aşarsa, Allah’ın çizdiği sınırları çiğnerse, kendi nefsine zulmederse… “Ve âseral hayâted dunyâ.”; dünya hayatını ahiret hayatına tercih ederse, dünyadaki nimetleri ahirette kendisine verilecek olan nimetlerden önde tutarsa, önceliğini dünyaya verirse… “Fe innel cahîme hiyel me’vâ.”; muhakkak ki cahîm yani şiddetli ateş onun meskenidir. Böylesi insanın bu yolculukta en son durağı cehennem olur. Ervah âleminden başlayıp varlık âlemine doğru devam eden bu dünya yolculuğunda karar kılacağı mesken cehennem olur.

Ve yine Allah buyurur ki: “Ve emmâ men hâfe makâme rabbihî ve nehân nefse anil hevâ. Fe innel cennete hiyel me’vâ.”[2]

Kim ki Rabbinden korkar, Rabbinin emrini yerini getirirse; nefsini Allah’ın etmediği şeylerden men ederse, nefsi ile mücadele ederek onun isteklerinin tersini yaparsa onun da en son varacağı yer cennet olur.

Her şeyin bir başlangıcı vardır. Amelin, ibadetin de bir başlangıcı vardır.  Her kapının da bir anahtarı vardır. İbadetin, taatin başlangıcı da sahih niyettir. Bir insan niyetini sahih kılmaz ise ne kadar ibadet ü taat ederse etsin Allah katında kabulü yoktur. Yani niyet sahih değilse o insan için “yolun başındadır” bile denilemez. O yola girdi, basamaklardan birine bastı; denilemez. Velev ki otuz yıl, velev ki kırk yıl o yolda olsun. Her amelin, her ibadetin başlangıcı kişinin niyetini nezih etmesinden geçer. Yani niyetinin halis olması lazım ki bunun karşılığı “ihlâs”tır. Halis, safi demektir. Yani yaptığını yalnızca Allah rızası için yapmak. Peygamber Efendimizin (s.a.v) bir hadisi şerifinde vardır.[3] Hayatın içinde nice ibadet ü taat yapmış, dünya gözüyle bakıldığında ibadetin zirvelerine ulaşmış kişiler vardır. Bunlar dünya ehlince şöyle bilinir örneğin: “Bu insan Allah için şehit olmuş.” Kişi olmuş bütün hayatını ibadetle geçirmiş, kişi olmuş bütün vaktini ilim tahsil etmekte ve bu ilmi de başkalarına anlatmakla harcamış. Lakin niyetleri sahih olmadığı için, niyetlerinin içinde “Ben bir görüleyim, insanlar tarafından takdir edileyim, iltifat alayım.” gibi dünyaya ait beklentiler olduğu için bu amellerinin bir kıymeti olmaz. Kıyamet günü üç sınıf ve bunların benzeri kişiler Allah’ın huzuruna çıkarlar. İleride vuku bulacak olan bu hadiseyi Allah’ın izni ve muradı ile Peygamber Efendimiz (s.a.v) bize bildiriyor. Ki talim edelim, terbiye ve tezkiye olalım diye; bizlere bir ikaz olsun diye.

Allahu Teâlâ kıyamet günü kulunu çağırır. Der ki örneğin: “Ey Aişe! Ey Fatıma! Ey Ahmet! Dünyada iken hiçbir kuluma vermediğim nimetleri sana verdim. Sana rahat bir hayat bahşettim. Akıl, zekâ, mal mülk sana verdim. Sen bunlarla ne yaptın?” Kul da diyecek ki: “Ya Rabbi; verdiğin bütün bu nimetlere vereceğim bir cevabım var. Hepsini yerli yerince kullandım.  Ben malımı tümüyle senin yolunda harcadım.” Allahu Teâlâ o kula diyecek ki: “Yalan söylüyorsun, benim için vermedin. Niyetin halis ve safi değildi. Başkaları senin hakkında “Ne kadar cömert insan.” desinler diye verdin. Ve insanlar da beklentilerini karşıladı. Sana cömertlik atfettiler. Alacağını aldın, burada alacağın bir şey yok.”

Başka bir kul gençliğinden, ilminden sual edilecek. Kul diyecek ki: “Ya Rabbi! Gençliğimi ilim ve irfan yolunda harcadım.” Ona da “Hayır!” diyecek Allah.

Bir başkası diyecek ki: “Ya Rabbi, ben bir muharebe sırasında epeyce cefa, eziyet çektim. En sonunda da senin rızan için canımı verdim, şehit oldum.” Allahu Teâlâ ona da “Yalancısın.” diyecek ve emir buyuracak meleklere: “Bunların hepsini cehenneme sevk edin.” Niyetleri tashih edilmediği için bu insanlar cehenneme girecek.

Saadat-ı Kiram’a göre bir ibadet yapılırken insanın niyetinde Allah’ın memnuniyeti dışında hiçbir şey olmamalıdır. Allah’ın mükâfat olarak vereceği cennete dahi niyet bağlamamalıdır. Eğer böyle yapılırsa yani cenneti kazanmak niyette varsa bu ibadet tam manasıyla geçerli bir ibadet sayılmıyor. Cehennem korkusundan yapılan ibadetin dahi kabul edilmeme ihtimali vardır, derler. Sadece rızayı ilahi için yapmak lazım. Cennet arzusu elbette ki insanda olacak lakin Allahu Teâlâ’yı ancak cennette görebileceğimiz için. Yalnızca bu nedenle cennet insan için bir arzu haline gelecek. Cehenneme girmeme çabası da orada eziyet ve cefa göreceğimiz için değil Rabbül Alemin’den, Resulü Ekrem’den (s.a.v) ayrı kalacağımız için olmalıdır. Bu mevzuda varılan nokta “muhabbet”e dayanıyor. Halis bir niyetin arkasından muhabbet doğar. Kişinin cennete olan arzusu da Allah’ı görmek için oluyorsa bu, niyetin bir üst merhalesi olan muhabbet oluyor artık. Muhabbet olursa bu söylediklerimiz meydana çıkıyor. Çünkü artık Rabbül Âleminin, Resulullah’ın (s.a.v), Saadat-ı Kiram’ın bizatihi kendilerine karşı bir teveccüh vardır insanda. Peygamber Efendimizin (s.a.v) bahçesindeki nimetler arzu edilmez artık, onun zatı arzu edilir. Rabbül Âlemin yine aynı şekilde. Tabiki bunların olması için başta niyetin tashih edilmesi gerekir. Kalbimizi gözlemlememiz, bunun için irade göstermemiz gerekir. Bu manada kendimizi zorlamamız gerekir. Niyetin içerisine halis olmayan şeyler karıştıysa sık sık niyeti tazelemek, “Ya Rabbi, niyetimi halis kıl!” diye dua etmek gerekir. Niyetin arkasından gösterilen sebat önemlidir. İnsan tasavvufa girdiği zaman sonradan her ne kadar niyetinde bulanıklık olsa da tevbe ve istiğfar ile Sâdât-ı Kirâm’ın himmet ü bereketi ile niyet tashih edilir. Niyetin tashih edilmesinin ardından da –inşallah- muhabbet hâsıl olur. Muhabbet hâsıl olduğu zaman yapılan ibadetin çokluğu değil özüne kıymet verilir. İbadetteki şeklin öz kadar kıymeti yoktur. Esas olan ibadette özün olmasıdır. Yani keyfiyet… Allah’ın arzu ettiği keyfiyete uygun yapılmış mı yapılmamış mı ona bakılır. Velev ki az olsun, az olsa dahi –inşallah- makbuldür ve insanın kurtuluşuna vesile olur.

Sâdât-ı Kirâm tasavvufa girdiklerinde kendilerine ait her şeyi bırakmışlar. Üstadlarına giderken kalpleri bomboş gitmişler. Gitmişler ve o şekilde teslim olmuşlardır. Zira onlar Resulü Ekrem’in (s.a.v) varisi olması sebebiyle Sahabe efendilerimiz Resulü Ekrem’e (s.a.v) nasıl tabi olmuşlarsa Sâdât-ı Kirâm da tasavvufa girdiklerinde öyle teslim olmuşlardır. Çünkü teslimiyetin ölçüsünce kalbe müdahale edilir.

Tasavvufu, Sâdât-ı Kirâm’ı, on dört asırdır devam edegelen bu Tarikat-ı Âliyeyi, İslamiyeti bizim diyarlara getiren; “İslam’ın anlayışı budur, Müslümanlık budur.” diyen; bu tarikatı, bu tasavvufu; sonradan ortaya çıkan suni oluşumlarla karıştırmamak lazımdır. Memleketimizde şu olabilir, geçmişte de oldu: Biri çıkar, kendisine ait yanlış bir İslam anlayışını size sunmak ister. Mesela der ki: “Namaz beş değil, üç vakittir.”, “Oruç sizin anladığınız değil, şudur.” der. “Kurban bir hayvanı kesmek değil, şu anlamdadır.” der. Biri çıkar, “Kader yoktur, aslı şudur.” der. Hülasa; Müslümanlığı, İslam’ı asıl şekliyle bize getiren Sâdât-ı Kirâm’dır, tasavvuftur, Tarikat-ı Âliyedir.

İnsanın istifadesi için başlangıç niyettir, dedik. Niyetin arkasından teslimiyet gelir. Bu teslimiyet yanlış yere verilirse zarardır. Sâdât-ı Kirâm Resulü Ekrem’in varisidir. Kefalet vardır burada. Kefalet, yani emniyet, kefillik meselesi var.  Resulü Ekrem (s.a.v), Hz. Ebubekir’e (r.a) kefil olmuş. Nakşîlik oradan gelir. Hz. Ebubekir (r.a), Selman-ı Farisi’ye kefil olmuş; o, Kasım bin Muhammed’e, o Cafer-i Sadık’a ve böylece gelir. Ne kadar taarruz olursa olsun Allah İslam’ın tahrifatına müsaade etmeyecek. Peki; bu koruma, bu emniyet nasıl sağlanacak? Elbette ki bu emniyet, emin insanlar vasıtasıyla olacak. Bu silsilede emin insanlardan oluşuyor, ta ki kıyamete kadar. Bu coğrafyaya on dört asırdır anladığımız İslam anlayışını bu silsiledeki zatlar getirdiler. Fakat başka memleketlere baktığınız zaman dinin tahrif edilmiş olduğunu görürsünüz. İslamiyet birilerine göre kalbin niyeti demek sadece. Kalbin temizse bitti(!). Onun içindir ki Sâdât-ı Kirâm hakkında şüpheye düşmemek gerekir. Vesvese olursa eğer madem İslam’ı bize aktaran onlar, o zaman inandığımız bu İslamiyet’te de tereddüt etmemiz lazımdır. Başkalarının bize sunduğu anlayış farklıdır. Geçmişte Türkiye’de, başka yerlerde bazı kişiler çıktılar ve “İslam budur.” dediler. Fakat ehli tasavvuf nezdinde hiçbir zaman itibar görmedi. Sâdât-ı Kirâm’a teslimiyetimiz o yönüyle tam olmalıdır.

            Bizler İslam için, Allah için bir şeyler yaparken dinin bu hizmete ihtiyacı vardır diye yapmıyoruz. İslam’ın bizlere ihtiyacı yoktur. Çünkü Allah indirdiği dini koruyor, muhafaza ediyor. Peygamber Efendimiz (s.a.v) buyuruyor ki: “ … Şu muhakkak ki Allah bu dini elbette facir kişi ile de teyid edip kuvvetlendirir.”[4]  Resulü Ekrem’in (s.a.v) evlatlarına, sahabesine bakarsanız Türkiye’de bile rastlarsınız. Burada ne işleri vardır? Mesela Abdurrahman-i Taği (k.s) seyyiddir, dedelerinin vatanı Medine-i Münevvere’dir. Onlar buralara gelmeselerdi, İslamiyet gelmezdi. İslam’ın ismi olurdu belki ama anlayış farklı olurdu. Bugün Rus işgalinde olan bir kısım Müslüman ülkeler gibi. Ne İslam adabı var ne ahlakı. Asıl vatanı Medine-i Münevvere olan o insanlar yurtlarından buraya niçin gelmişler, gerekiyor mu peki? Kurtuluşumuz için, kazanmamız için hizmet etmek zorundayız. Hizmet etmezsek Allah ahiretteki güzel hayatı bize vermiyor. Şu yaşadığımız hayat gözümüzde o kadar kıymetli ki kimse ölmek istemiyor. Ama şu hayattan çok daha üstün olan bir hayat daha var. Allah böyle bir fırsatı bizim önümüze sunuyor ama onu kazanmak için çalışmamız lazım. Sahabe-i Kiram gibi irşad için gezersiniz. Resulü Ekrem’in (s.a.v) yaşayan ehli beytine bakarsanız çoğu yerde görülebilirler ve vazifelerini ifa ediyorlar. Bunlar Allah Resulü’nün varisleridir. Resulü Ekrem (s.a.v) buyurur ki: “Benden sonra peygamber gelmeyecektir. Âlimler gelecek, halifeler gelecek. Onlara tabi olan bana tabi olmuştur. Onlara asi olan bana asi olmuştur.”[5] Dünyada iken bazen evimizin yolunu bile bulamayan bizler cennetin yolunu nasıl bulacağız? Daha önce gitmedik, bilmiyoruz. Dünyada bir yere beş defa da gitmiş olsak yolu karıştırabiliyoruz. Yolu iyi bilen ve bize gösterecek olan birine ihtiyaç duyuyoruz. Ve böyle biri önümüze geçer, bizi gideceğimiz yere kadar götürürse ve bunu karşılıksız yaparsa, zahmet ve cefaya katlanıp bize rehber olursa onu baş tacı ederiz. Şikâyet ne demek, memnuniyet ve teşekkürümüzü dile getiririz. Böyle birine ihtiyaç olduğu için Allah peygamberler göndermiştir. Fakat Peygamber Efendimizden (s.a.v) sonra peygamber gelmeyeceği için yine Peygamber Efendimizin (s.a.v) ifadesine göre bu vazifeyi âlim-ü rabbaniler ifa etmektedir. Ve yine Peygamber Efendimiz (s.a.v) buyurur ki: “Ümmetimin âlimleri İsrailoğulları’nın nebileri gibidir.”[6] Yani der ki; benim zürriyetim içinden çıkacak âlim-ü rabbanilerin hali, vaziyeti, donanımı, halâveti, lezzeti; beni İsrail’den gelen peygamberler gibidir. Hâşâ, o makamda değildirler, o makama yani peygamberlik makamına ulaşamazlar. Fakat bir peygambere ittiba eden kişinin kazanacağı hidayet, hakikat ne ise âlim-ü rabbanilere uyanın kazanacağı da odur.

O noktada insanda teslimiyet lazımdır. İrşad vazifemizi de yapmamız gerekir. Resulü Ekrem (s.a.v) herkesin kendi köşesine çekilmesini uygun görmüyor. Buyuruyor ki: “ Hepiniz birer çobansınız ve riayetinizdekilerden mesulsünüz.”[7] Onların başına bir iş gelse sorumlusu sizsiniz. Kurt kapsa mesulsünüz; şeytan, nefis kandırsa mesulsünüz. Raiyetiniz altındakiler sizin gözetiminizde olan bir hasta gibidirler. Siz de onların doktoru gibisiniz. Ayet-i kerimede de Allah ümmeti Muhammedi (s.a.v) şöyle tarif eder: “Te’murune bil ma’ruf”[8] emri bil marufu yapan; “Ve tenhevne anil münker”[9] insanları nahoş şeylerden alıkoyan; “Ve tü’minune billahi”[10]Allah’a, ahiret gününe iman edip dünyası ahretten sonra gelen ve dünyasını ahiretine vesile kılan.

Cenabı Allah bize muhabbet versin. Kişinin maksadına ulaşmasında bilgi yeterli değildir. İnsanın içinde onu iten bir duygu olmaz ise, kalbinde esen onu ahirete sevk edecek bir rüzgâr yoksa aklında ne kadar rüzgâr eserse essin onun ilerlemesi için yeterli değildir. İnsanın aklında esen rüzgâr kalbinde esmiyorsa tesiri olmaz. Yetersiz bir güçtür o. Yani bilgi zayıftır. Fakat insanın kalbinde bir muhabbet olursa çok az belki bir damla, o bir damla muhabbetin insanı ahirete sevk etmedeki itiş gücü bir derya dolusu bilgiden daha fazla tesirlidir. Bu bir damla muhabbet artarak, bir avuç olsa, sonra bir avuçtan fazla olsa insan artık fanileşiyor zaten. O insanın muhabbetinin ötesi aşk. Aşk, insanın maşukta fani olması… Onun içindir ki insanın bunu araması, arzulaması lazımdır. Bir damla muhabbet elde edebilirse hiçbir bilgisi de olmasa o insan kendini kurtarır. Onun için Cenabı Allah bizlere de nasip etsin inşallah.

            Sâdât-ı Kirâm’ın tavsiyelerine, emirlerine riayet edelim. Kusurumuz olabilir, hatamız olabilir; bu garip değildir. Garip olan kişinin hatasından dönmemesi, günahına tevbe etmemesidir. Yoksa Sahabe-i Kiram içinde de Resulü Ekrem’in (s.a.v) dizinin dibinde oturan, sürekli onunla beraber olan, vahyin inişine şahit olmuş insanlar da bile hata ve haram meydana gelmiştir. Ama tevbe etmişlerdir. Nice büyük velilerin de hataları olmuştur ama tevbe etmişlerdir. Bizlerden de hata sadır olabilir. Bunun ardından tevbe eder, Allah’tan af dilersek Rabbül Âleminin rahmeti, şefkati çok fazladır; günahımızı affeder ve günahımızı affetmekle de kalmaz bizi mükâfatlandırır. Allah kabul etsin, Allah muvaffakıyetler versin.

            Ve sallallahu ala seyyidina nebiyyil ümmi ve ala alihi ve sahbihi ve sellem.

 

 

[1] Naziat Suresi 37, 38 ve 39. Ayetler.

[2] Naziat Suresi 40 ve 41. Ayet.

[3] Bakınız Müslim, İmâre 152.

[4] Buhari, Cihad, 182; Müslim, İman, 178.

[5] Buhari, 9. cild, 1409.

[6] Razi, Tefsir, VIII/302; Neysaburi, Tefsir: I/264; Keşfu’l-Hafa: II/64.

[7] Buhari, Cum’a 11, Müslim, İmare 20, Tirmizi, Cihad 27.

[8] Ali İmran Suresi, 110. Ayet.

[9] Ali İmran Suresi, 110. Ayet.

[10] Ali İmran Suresi, 110. Ayet.

 

NEFSİN TUZAKLARI

02 Oca, 2018 107
1910’ların başında Şeyh Ahmed el Haznevî Hazretleri sahip olduğu zahirî ilimlerin yanı…

MEVLANA HALİD-İ BAĞDADİ HAZRETLERİNİN TASAVVUFİ GÖRÜŞLERİ

02 Oca, 2018 112
Tasavvufi görüşlerini Risale-i Halidiye ve Mektupları adlı eserinde belirten Halid-i…

Kalbî Sevgi Nedir?

18 Ara, 2017 321
Bismillahirrrahmanirrahim. Elhamdülillahi Rabbü’l Âlemin. Vesselatü vesselamü ala…

DÜNYAYA NASIL BAKMALI?

18 Ara, 2017 132
Kâinatın yaratılmasındaki hikmet Allah’a yaklaşmaya çalışmaktır. Kur’an-ı Kerim’de Allahu…

İNCE HESAP

18 Ara, 2017 158
İstanbul’da güneşli bir günün sabahında Topkapı Sarayı’nın avlusunda bulunan Has Oda’nın…

CENNETE GİDEN YOL

05 Ara, 2017 266
Bismillahirrrahmanirrahim. Elhamdülillahi Rabbü’l Âlemin. Vesselatü vesselamü ala…

HADİSLERLE MECLİS ADABI

05 Ara, 2017 103
Pek çok sebeple insanların bir araya geldiği meclislerin en hayırlısı Allah rızası için…

Hazret ’in (k.s)  Nasihati

05 Ara, 2017 144
Birinci Dünya Savaşı bitmiş, ülke yaralarını sarmaya çalışıyordu. Ailesi ve talebeleri…
© 2017 Nurşin.com"Site içerisindeki Tüm Yazı Resim ve Medyaların Telif Hakları nurşin.com 'a aittir , izinsiz kopyalanamaz , çoğaltılamaz. "