Allah’ın evini temizleyen sahabi Ümmü Mihcen (r.a)

 Peygamberimizin (sav) güzel şehri Medine’nin kenar mahallelerinde oturan Ümmü Mihcen adında yaşlı bir kadın vardı. Kendisi temiz olduğu kadar düşünceleri de tertemiz olan bu mübarek kadın bir gün;

- Mademki yüce Allah (cc) benim kalbimi imansızlıktan temizledi, ben de onun evini temiz tutayım, diyerek her gün mescidi temizlemeye karar verdi.

Artık elinden geldiği kadar müslümanların ibadet ettiği ve Peygamberimizin (sav) sohbet yaptığı Mescid-i Nebevi’yi temizleyecekti.  Mescidi her temizleyişte kendi kalbi de temizlenmişçesine huzur duyuyor, ruhunda neşe ve mutluluk heyecanı hissediyordu.

Ümmü Mihcen’in mescidi temizlemesi en fazla Peygamberimizin (sav) hoşuna gidiyordu. Onun için Peygamberimiz (sav) onu çok seviyordu. Sık sık hal ve hatırını soruyordu.

Gün geldi, Ümmü Mihcen hastalandı. Günlerce ne Peygamber Efendimizin (sav) mescidini temizleyebildi ne de O’nun mübarek yüzünü görebildi. Ümmi Mihcen bu duruma o kadar çok üzülüyordu ki… Hemen iyileşmek ve tekrar mescitteki görevine devam etmek istiyordu. Ama hastalığı onun mescide gitmesine mani oluyordu. Onun için üzüntüsünden sürekli ağlıyordu.

Peygamber Efendimiz (sav) onu bir kaç gün göremeyince sordu. Komşuları:

- Hastadır ey Allah'ın Peygamberi, dediler.

Bu cevap üzerine Peygamber Efendimiz (sav) Medine’nin kenar mahallesinde oturan Ümmü Mihcen’in evine doğru yürüdü. Peygamberimizden önce gidenler hasta kadına:

- Müjdeler olsun sana ey Ümmü Mihcen, Peygamber Efendimiz (sav) seni ziyarete geliyor, dediler.

Ümmü Mihcen bu müjdeyi aldığı zaman heyecandan ne yapacağını bilemedi. Hastalığın halsiz bıraktığı kalbi hızla çarpmaya başladı. Çok geçmeden tatlı bir ses duyuldu:

- Esselâmü aleyküm, diyordu Peygamber Efendimiz… (sav)

Ümmü Mihcen utangaç ve kısık bir sesle:

- Ve aleykümüsselâm, ey Allah'ın Resulü, diye cevap verdi.

Ziyaret kısa sürdü. Fakat Ümmü Mihcen için bu zamanın değeri gerçekte çok büyüktü. Çünkü Allah’ın Peygamberi, ziyaretine gelmişti. Artık ölse de gam yemezdi.

Bundan sonra Sevgili Peygamberimiz (sav), sürekli Ümmü Mihcen'in nasıl olduğunu komşularına soruyor, onun sağlık durumu hakkında bilgi alıyordu. Nihayet bir gün komşularına:

- Ümmü Mihcen vefat ederse haberim olmadan onu gömmeyin, buyurdu.

Bir akşamüzeri Ümmü Mihcen, o tertemiz ruhunu teslim etti.

Komşuları vakit geçirmeden onu yıkayıp, kefenlediler. Hazırlık tamam olunca yola çıktılar. Ona namaz kıldırması için Peygamber Efendimiz’in (sav) evine doğru ilerlemeye başladılar. Ancak yatsı namazı kılınmış, Peygamber Efendimiz (sav) uyumuştu.

Bu haber gelenleri üzdü. Kendi aralarında:

- Demek nasibi bu kadarmış,

- Ne de iyi bir kadındı,

- Ne zaman görsek mescidi temizlerdi,

- Acaba Peygamberimizi (sav) uyandırsak mı?!..

- Peygamber Efendimizi rahatsız (sav) etmemiz doğru olmaz,

- Ama Peygamberimiz (sav) kendisine haber verilmesini istemişti. Bilmeden bir hata etmiş olmayalım,

- Bence Peygamberimizi (sav) rahatsız etmeyelim,

Bu tür endişelerden dolayı Ümmü Mihcen, Peygamberimize (sav) haber verilmeden kabristana götürüldü.. Cenaze namazı kılındı ve toprağa verildi.

Sabahleyin Peygamber Efendimiz (sav) onu sorduğunda:

- Ey Allah'ın Resulü! O vefat etti, bizde onu defnettik. Aslında biz onu yıkayıp kefenledikten sonra size geldik. Fakat siz uyuyordunuz. Uyandırıp sizi rahatsız etmek istemedik, dediler.

Peygamberimiz (sav) çok üzüldü. Çünkü onun cenaze namazını kendisi kıldırmak istiyordu.

- Yürüyün o halde benimle… dedi.

Arkadaşlarıyla birlikte Bakî kabristanına doğru gittiler. Komşuları Ümmü Mihcen'in mezarını gösterdiler. Peygamber Efendimiz (sav) ve arkadaşları Ümmü Mihcen için tekrar cenaze namazı kıldılar. Bol bol dua edip oradan ayrıldılar.

Böylece Peygamberimiz (sav), onun yanına hem hayatta iken hem de vefat ettiğinde gelmiş, onu ziyaret etmiş oldu. Ümmü Mihcen bu güzel ödülü, Peygamberimizin (sav) mescidini temizlemesi karşılığında elde etmişti.

Misafirperverliğin En Güzel Örneği

Misafiri sevmek, ağırlamak, yedirip içirmek, ihtiyaç ve istirahatini temin etmek hem sünnet hem de milli bir gelenek halinde içimizde yaşamaktadır. Bunun kaynağı ise Peygamber Efendimizin tavsiye ve teşvikleridir.

Peygamber Efendimize uzaktan yakından pek çok misafir gelirdi. Gelen misafirler bazen günlerce kalır ve Peygamberimiz onlarla bizzat ilgilenirdi. Bazen de gelen misafirleri ashabı arasında paylaştırır, herkes gücü nispetinde birkaç misafiri evine götürür ağırlardı. Hatta Ashabı Kirâmdan bir karı kocanın misafirlerimiz yesin diyerek evde bulunan her şeyi onlara ikram etmeleri ve evlerinde sadece iki kişilik yemek bulunduğu için çocuklarını aç yatırıp kendilerinin de lambayı kapatarak yiyormuş gibi gözükmeleri, böylece misafirlerini aç bırakmamaları Allah Teâlâ’nın çok hoşuna gitmiştir. Bu durumu Allah Teâlâ habibine bildirmiş, Peygamberimiz de o iki sahabeyi müjdelemiştir. Her konuda olduğu gibi bu konuda da Peygamber Efendimiz ve ashabı bizlere en güzel örnektir.

Ömrü boyunca Allah Teâlâ’nın emirlerini ve Peygamber Efendimizin sünneti seniyyesini kendisine rehber edinen ve onlardan kıl payı kadar dahi ayrılmayan Seyda Fadlullah da (k.s.) misafire ikram ve hizmet noktasında yine aynı kutlu ölçülere sadık kalmıştır.

Sevilen insanların misafiri eksik olmaz. İnsan sevdiği kişiye gitmek, onu görmek, onunla sohbet etmek isteği duyar. Seyda Fadlullah da (k.s.) kendisinde bulunan her türlü özelliği ile sevilmiş ve gönüllere taht kurmuştur. Onun da misafiri hiç eksik olmazdı. Kendisini ziyaret etmek için uzaktan yakından gelen herkes en güzel şekilde ağırlanır, dönünceye kadar hiçbir şeyleri eksik edilmezdi. Ziyaretine gelenler hem maddi hem manevi doyumların en güzelini yaşarlardı. Onun yanında bulunan insanlar kendilerini bir rüya âleminde sanır; dönerlerken bu güzel rüyadan uyanmanın üzüntüsünü yaşarlar. Zaten ağızlarında kalan tat, gönüllerinde kalan o sıcaklık onları tekrar tekrar Seyda Fadlullah’ı (k.s.) ziyarete çeker.

Seyda Fadlullah (k.s.) kendisini ziyarete gelen kim olursa olsun tıpkı Peygamber Efendimiz gibi ‘misafirdir’ der ve herkese aynı hürmeti gösterirdi. Gelenlerin rütbesi, makamı, malı, zenginliği, niyetinin halis olup olmaması onun için fark etmezdi. Gelenlerin yemeklerinden yatacak yerlerine kadar hepsiyle ilgilenir, ‘Onları en güzel nasıl rahat ettiririm.’ kaygısı yaşardı. Bu yüzden evdeki her şey misafire göre ayarlanırdı. Kat kat yatak, yorgan, kocaman ocaklar, büyük büyük tencereler, semaverler… Eskiyen, yenilenmesi gereken ne varsa dikkat edilir ve en kısa zamanda imkân dâhilinde giderilirdi. Kendisini ziyarete gelen erkek misafirlerle kendisi ilgilenir, bayan misafirler eşi ve kızları tarafından ağırlanırdı. Kızlarından ve eşinden misafirlere daima güleryüz göstermelerini isterdi. Eşine şu tembihte bulunurdu: “Bu kapıya gelen hiç kimseyi yemek yemeden göndermeyeceksin. Onlar yemek yemeden giderlerse hakkımı sana helal etmem. Bir dilenci de olsa istediğini verin, boş göndermeyin.” Bununla ilgili Seyda Fadlullah’ın (k.s.) büyük kızı bir olay anlatır:

“Bir gün bir dilenci geldi. Geçmiş gün bir şey istedi. O istediği şey bizde yoktu. Biz bunun üzerine dilenciye başka şeyler vermeyi teklif ettik. Ne teklif ettiysek dilenci kabul etmedi, ‘İlla benim istediğim.’ dedi. İstediğini biz bulamayınca o da istediğini alamayınca eli boş ayrılmak zorunda kaldı. O giderken babamla karşılaştı. Dilencinin boş gittiğini görünce bize: “O dilenci neden boş gitti?” diye sordu. Biz istediğinin bizde olmadığını söyledik. Fakat babam: “Vallahi ben size hakkımı helal etmem, istediği yoksa başkasından bulup vereceksiniz yine de onu boş göndermeyeceksiniz.” dedi.

İşte onlar kapıya gelen dilenciye bile hürmet eder, misafir gözüyle bakarlar. Evleri boş kaldığı zaman neden misafir gelmiyor diye üzülürler, giden misafirin ardından ağlarlar. Seyda’nın eşinin giden misafirin ardından ağladığına şahit olan bir akrabası hayretini şu şekilde dile getirmiştir: “Vallahi ben sizi anlamıyorum. Adı üstünde onlar misafirdir. Birkaç gün kalacak ve gidecekler. Sen neden bu kadar üzülüyorsun?” Günümüzde ev hanımları iki misafir ağırlayınca yorulurken Seyda’nın eşi Seyda’dan aldığı örnekle her gün onlarca misafiri yüzü daima gülerek ağırlar. Bu gün Seyda’nın vefat etmiş olması onlar için hiçbir şey değiştirmemiştir. Onun hatırasına saygılarından ve Seyda Fadlullah’ın müritlerini onun en güzel hatırası olarak gördüklerinden yine aynı hizmeti ve hürmeti gösterirler. Bizler evlerimizi sahipleniriz, kendi düzenimiz olsun isteriz, planlar yapar ona göre yaşarız. Ama Seyda ve ailesi hiçbir zaman o evi sahiplenmezler, kendilerince bir düzenleri yoktur. Gelenlere siz ev sahibisiniz derler ama yine misafir gibi hürmet gösterirler.

Peygamber Efendimiz (s.a.v.): “Misafirini darıltan Allah’ı daraltmıştır.” buyurur. Seyda Fadlullah (k.s.) ve ailesi bu ve bunun gibi birçok hadisi şerife bizlerden daha çok vakıftırlar. Allah Teâlâ’nın emirlerinin, sünneti seniyyenin gereği ne ise en güzel şekilde uygularlar. Bugün Peygamber Efendimiz yok; ama O’nun “varislerim” dediği evliyaullah var. Peygamber Efendimizin yazılı olan sünnetini bu gün onlar yaşıyorlar ve biz en güzel örnekleri uygulamalı olarak görüyoruz. Onların bu yaşayışı karşısında insan şöyle demeden duramıyor: “Onlar okyanusta bir damladır. Yarabbi! Veli kulların böyleyse Habibin nasıldı?”

Rabbim evlerinde misafir, gönüllerinde ev sahibi olanlardan etsin.

Kulaktan Kalbe Tesir Eden Söz

Bismillahirrrahmanirrahim. Elhamdülillahi Rabbü’l Âlemin. Vesselatü vesselamü ala rasulina nebiyyil ümmi ve ala alihi ve sahbihi vesellem.

Bir Allah dostu, manevi bir baba, evladını bilinmedik bir diyara gönderir. Fakat oraya gönderirken evladına birtakım tavsiyelerde bulunur. Bunu bir anne gibi de görebilirsiniz. Evliyanın mümine olan rahmeti, şefkati Allah’tan geldiği için; annenin rahmetinden şefkatinden çok daha ötedir. Der ki: “Ey oğul! Gittiğin diyarın bir sahibi, sultanı var. Her şey, sultanın arzu isteği ve iradesiyle gerçekleşmektedir. Onun hükmü olmadan hiçbir şey hareket etmez. Her hareketin arkasındaki güç ve kuvvet ondan gelir. Oğlum sana tavsiyem şu: Bu sultanı bul ve her şeyden evvel o sultan ile ilişkini güzel kur. Senin onula münasebetin her şeyden daha üstün olsun. Evvela onu ara. Evvela onunla münasebetini iyi tut. Senin için orası bir fırsattır. Gideceğin yerin, gezegenin, yurdun ismi dünyadır. Ve ihtiyacına bak; ne kadar ona muhtaçsan o ihtiyaç nispetince münasebetini iyi tut. Ona işin ne kadar düşüyorsa. Bil ki hiçbir şey o sultanın izni, iradesi olmadan hareket etmez. Ey oğul! Gideceğin yerde muvakkat kalacaksın, orası daimi değildir. Orada ne kadar kalacaksan, o kadarını al. Fazlasına sahip olursan, zihnini o tarafa verirsen; maksut olan amacını kaçırırsın. Orada gaflete, harama düşme ihtimalin olacak. O zâta karşı bir isyan veya ‘Onu tanımam artık, onu bilmiyorum.’ gibi bir vaziyet alma ihtimalin de var. Ama bunu yaparken o sana bunu yaptırmayacak. Sana yaptıran senin nefsin olacak, bunun da farkında ol. Peki, bunu yaparken ne kadar yapma hakkın var? Yarın onun huzuruna çıktığında onun vereceği cezaya katlanacak kadar yap. Ne kadar hapis yatabilirsin, ne kadar zindan hayatı yaşayabilirsin? Dünyada onun ölçülerini Allah belirtmiştir. O sultanın yasasında şu suçun cezası şu kadardır, diye belirlenmiştir. Namazı kılmamanın cezası olarak binlerce seneden bahsedilir. Şu haramı işlemenin cezası şu kadardır, şu iyiliği yapmanın mükâfatı şu kadardır, diye yasası bellidir ve bu yasalar sana öğretilecek. Suç işlerken verilecek cezaya katlanacak kadar yap, fazlasına girişme. Fazlası takatinin, tahammülünün üstünde ise yapma. Evladım! Dünyadan ne alırsan dünyada alırsın. Dünya muvakkattir. Ondan sonra gideceğin kabir âlemine göre dünya geçicidir. Kabir âleminde ihtiyaç duyulan ne varsa, kabirde toplayamazsın; onu dünyada toplayabilirsin. Ahirette ihtiyaç duyduğun ne varsa dünyada bulabilirsin onu. Ahiretin için dünyaya kıymet ver. Dünyadan sonraki gideceğin ahiret merhalesinde bir sürü şeye ihtiyaç duyacaksın, dünyada duyduğun gibi. Bunları bulabileceğin yer dünyadır. Onun için dünyaya bu yönüyle kıymet ver. Yani zad u zahire ahirete göç ederken, o yolculuk sırasında, oranın ihtiyaçları nelerse, beden değil de ruh için ihtiyaç nelerse onları dünyadayken al. Bu yönüyle dünya kıymetlidir. Muvakkaten dünyaya, muvakkaten kabir âlemine, muvakkaten de berzah âlemine gideceksin; en sonunda bize geleceksin. Yani aslî yurduna geleceksin. Sana tavsiyelerim bunlar. Evladım! Dünyadayken sultana ihtiyaç duyduğun gibi ahirette daha çok ihtiyaç duyacaksın. Esasen arzuların, isteklerin sınırsızdır. Bütün bu arzu, istek, hayallerine karşılık verecek bir zâttır o. Sultan böyle bir zâttır. Senin düşünce ve hayallerini gerçekleştirebilecek kuvveti ve gücü var. Bunun için sana hayali verir, anlamsız bir şey değildir; manasız hiç değil. Hayal etme gücü ve kuvvetini sende yaratıyorsa, bunun karşılığını muhakkak verecek; ama cennette olacak. Cennette Allah’a muhtaç olacağın ölçüde, isteklerin ve arzuların ölçüsünce, dünyada Allah’a ibadet et. Ta ki karşılığını öbür tarafta görebilesin. Ahirette Allah’tan bir şey görebilesin diye dünyadayken O’nunla dostluğunu iyi kur. Fırsatı kaçırma!”

Resul-i Ekrem (s.a.v), evliyaullahı idame eden büyük velilerden Bişr-i Hafi’nin (k.s) rüyasına girer. “Ey Bişr! Geçmişin belli ve şu anki durumun da ortada. Bu geldiğin manevi derece, hususi ibadetinden dolayı değil. Seni diğer Allah dostlarından ayıran, farklı kılan nedir, biliyor musun?”  “Bilmiyorum ya Resulâllah.” “Sen Allah’ın salih kullarına hizmet ediyorsun. Mümin kardeşini Allah için çok seviyorsun. Sevgin ve hizmetin var. Sünnete ittiba edenlere had safhada bir muhabbet bir şefkat u rahmet gösteriyorsun.” buyurur.

Tavsiyelerden kim istifade eder? Bu sözlerden kim istifade eder? Yani bir babanın sözünden evlat istifade ediyorsa, aralarındaki derin bir münasebetten dolayı istifade eder. Yani sözlerin içeriği ne olursa olsun, sözün insanda tesir edebilmesi için söyleyen ve dinleyen arasında derin bir hat, kanal oluşmuşsa; o zaman söz kulaktan gider kalbe yerleşir ve tesir eder. Artık hayatında onu, dünyevi safhadan uhrevi safhaya bırakır. Temelde hizmet ve sevgi lazım. Yani baba ile evlat arasındaki sözlerin tesiri sevgiden kaynaklanır, sözlerin içindeki paha biçilmez cevherden dolayı değil. Paha biçilmez cevherler de arz edilse; eğer bir münasebet, bir duygu yoksa karşıdaki insanda tesir etmez. Evvela bize bir kalp lazım. Yani evvela bizim bir kalbe sahip olmamız lazım. Akıl değil, kalp. Niye? Çünkü bütün duyguların, bütün tesirin kaynağı kalptir. Mesut olan kalptir, mükellef olan insanın kalbidir. Dergâh-i ilahi olan kalptir. Allah’ın benim beytim dediği yer, Allah’ın nazargahı olan yer kalptir. Evvela böyle bir kalbi inşa etmemiz lazım. Bir vakit tufan oldu ve beyt çöllerde kayboldu. Yeniden inşa edildi. Belki her an haramlar, gafletler karşısında insanın kalbi bir zelzele yaşıyor. Bazen böyle tahrip edici günahlar hâsıl oluyor ki bu belki kalpte tufanın yaşanmasına sebeptir; yani Allah’ın evi bu tufanda kayboluyor, yıkılıyor. Nasıl ki Beytullah; Hz. İbrahim (a.s), Hz. Nuh (a.s) döneminde tufana maruz kalıp sonra yeniden inşa edildi, dışardan da bu kalbin bir veli tarafından yeniden inşa edilmesi lazım. Akıl insana söylettirir ama insanı yürüttüremez; o kadar kuvveti yoktur. Sadece bir işaret eder; insanı o şeye dürten, yürüten insanın kalbidir. Kalp, Allah dostuna ne kadar teslim olduysa; o ölçüde tasarruf, fayda görür.  Eğer teslim olmazsa; elli sene dahi bir velinin sohbetine otursa, bir peygamberin sohbetine otursa, kalbi kapalıysa o sözlerden istifade etmeme ihtimali vardır.

Resul-i Ekrem (s.a.v) “En büyük nasihat ölümdür.” buyurmaktadır. Ama kimin için? Kalp sahibi için. En büyük hakikat ölümdür. Ondan daha gerçek bir şey var mı şu dünyada? Her şeyin milyarda bir ihtimal de olsa bu öyle değil de şöyle olabilir mi, dersiniz ama ölüm için diyemiyorsunuz. Bundan kim müteessir olur? Kalp sahibi. Onun için Resul-i Ekrem (s.a.v) kalp üstünde çok durur, ayetler de kalbin üzerinde çok vurgu yapar. Resul-i Ekrem (s.a.v) “Kalbinizin ihyası dirilmesi, hayata döndürülmesi, canlanması için bir an evvel gereği neyse yapın.” diyor. Eski fonksiyonlarını kazanabilmesi için gereğini yapmak lazım. Bunun için gereken şey; kendinizi bir hasta gibi görerek manevi bir doktorun huzuruna gidip bir hastanın doktora kendini teslim ettiği gibi kendinizi teslim etmektir. Bir tohumun toprağa kendisini teslim ettiği gibi kendinizi teslim etmektir. Tohumun toprağa teslimiyeti, yakınlığı ölçüsünce tohum çiçek verir; gücünü kuvvetini ondan alır. Müslüman da Allah’a, Peygambere (s.a.v), Allah’ın velilerine ehl-i teslim olmalıdır; zira şu an onun başındaki muallim, Allah’ın velisidir. Ashab-ı Kiram zamanında olsaydı, hakikî muallimi Resul-i Ekrem’di (s.a.v). Ama O’nun (s.a.v) zamanında olmadığı için onun muallimi, İslam terbiyesini, Allah’ın hoşnut olduğu terbiyeyi ona öğreten, vekâleten Allah’ın velileridir. Müslüman; teslimiyeti, mahviyeti ölçüsünce o muallimden tohumun topraktan teslimiyeti, mahviyeti ölçüsünce istifade ettiği gibi istifade eder. Tohum; topraklaşmazsa, başını dik tutarsa, ben bilirim derse, istifadesi zordur. Müslümanın, mümbit bir toprağa kendisini bir tohum gibi ekmesi gerekir.

Meclis çok önemlidir, velilerin sohbeti çok önemlidir. Ayet-i kerimenin ifadesine binaen “Kesinlikle o senin ailenden değildir. Çünkü o, salih olmayan bir iş yapmıştır.” Hud,46) Hz. Nuh’un (a.s), bir peygamberin evladı; ama vakit geçirdiği, oturduğu yer, sohbeti ehl-i gaflet içindedir. Gafil insanların sohbetine, meclisine katılır yani sürekli oradan istifade eder. Bir peygamber damarı, kanı olduğu için çok güçlü, kuvvetlidir. Ama sürekli gaflet meclislerinde oturulursa oradaki tesir, bir peygamber evladı olmasına rağmen neuzibillah öbür tarafa imansız gitmesine sebebiyet verebilir. Buna mukabil, ayetlerin ifadesine binaen canlı sınıfının en edna sınıfından olan bir köpeği, Allah’ın velileriyle bir an oturup kalkması, teslimiyetini göstermesi en edna sınıftan en ali bir sınıfa yükseltebilir. Ne ile? Çabası ve gayretiyle mi? Hayır! Köpek ne kadar çabalarsa çabalasın, köpeklikten insanlık seviyesine çıkamaz. Yani Allah’ın insana bahşettiği hilafet makamına hiçbir zaman çıkmaz. Bir hayvan ne kadar çalışırsa çalışsın, ahirette Allah’ın halifi olan mümin, kâmil insanların yükseleceği cennet makamına çıkamaz. Ama hayvanat içindeki en ednadan olan köpeklerden Kıtmir, velilerin sohbetine, meclisine iştirak etmiştir. Böylece Allahu Teâlâ, onların hatırasına, o anki esen manevi rüzgârlarına, nazarlarına, Allah ile olan derin münasebetlerine binaen o atmosfere giren köpeği diğer cinslerinden üstün bir makama yükseltti. Ahirette Allah, o kuyruğunu sallayan Kitmir’e “Hakikatte senin de diğer emsallerin gibi artık toprak olman gerekirdi. Madem benim dostlarıma sadakatini gösterdin, teslim oldun, onların huzuruna çıktın ve durdun, kapının Kıtmirliğini yaptın. O zaman ebediyen hayat bahşedilmek suretiyle cennet âleminde sen de onlarla ol.” der. Bu meseleleri iyi düşünmek lazım. Resul-i Ekrem (s.a.v) -bırakın bir köpeğin bir iltifatı bir teveccühü- Allah’ın velileriyle insan kalbinde kimi aziz tutuyorsa kimi seviyorsa onunla haşrolur, der.

Ve sallallahu ala seyyidina Muhammed’in nebiyyil ümmiyyi ve ala alihi ve sahbihi ve sellim

ŞEMSEDDİN HABÎBULLAH MİRZA MAZHAR CÂN-I CÂNÂN HAZRETLERİ - HATIRAT

13 Ağu, 2017 90
EVLİYAYA HÜRMET Mazhar Cân-ı Cânân’ın (k.s), Hindistan’dan Osmanlı coğrafyasına tesir ve…

SEVGİLİDE FÂNİ OLMAK

13 Ağu, 2017 91
Cânı kim cânânı içün sevse cânânın sever Cânı içün kim ki cânânın sever cânın sever Fuzulî

DİN KİMİN İÇİNDİR?

19 Tem, 2017 209
Bismillahirrahmanirrahim. Elhamdülillahi Rabbül Âlemin. Vesselatü vesselamü ala rasulina…

Haramdan Kaçanı Allah Korur

19 Tem, 2017 131
Ünlü hükümdar Timur’un oğlu bilime ve bilginlere değer veren, dindar, halim, selim…

Çocuklarımızın Maneviyat Eğitiminde Ailenin Önemi 

19 Tem, 2017 115
Prof. Dr. Mehmet Emin AY Hayat standardının yükselmiş olması maalesef beklenen mutluluğu…

Allah’a giden yollar, mahlukâtın nefesleri sayısıncadır

30 Haz, 2017 288
Bismillahirrahmanirrahim. Elhamdülillahi Rabbül Âlemin. Vesselatü vesselamü ala rasulina…

Hazret ’in (k.s)  Nasihati

30 Haz, 2017 139
Birinci Dünya Savaşı bitmiş, ülke yaralarını sarmaya çalışıyordu. Ailesi ve talebeleri…

Ehl-i Bidat’ı Ehl-i Sünnet’ten ayıran temel özellikler nelerdir?

30 Haz, 2017 143
 1-Nasların (ayet ve hadislerin) ruhuna ve İslam’ın temel yönelişlerine vakıf olmamak.…
© 2017 Nurşin.com"Site içerisindeki Tüm Yazı Resim ve Medyaların Telif Hakları nurşin.com 'a aittir , izinsiz kopyalanamaz , çoğaltılamaz. "