Orucun Zâhirî Farzları, Sünnetleri ve Orucun İfsadı Halinde Lâzım Gelen Hükümler

Zâhirî farzlar altı tanedir:


1. Ramazan ayının başlangıcını gözlemek


Bu vazife, hilâlin görünmesiyle olur. Eğer hava bulutluysa şaban ayı otuz güne tamamlanır. Hilâlin görünmesinden gayemiz; bilinmesidir. Bu ise, âdil bir kişinin sözüyle de sâbit olur. Şevval ayının hilâli ise, ibadette ihtiyat sebebiyle ancak iki âdil şahsın şehâdetiyle sâbit olur.
Bir âdil şahsın ağzından Ramazan hilâlinin göründüğünü duyan, eğer onun sözüne güvenip, yüzde ellibir oranında doğru söylediğine de kanaat getirirse, kadı o adil insanın sözüyle hükmetmezse dahi, böyle bir müslümana oruç tutmak lâzım gelir.
Bu bakımdan her kul, ibadetinde zannına tâbi olmalıdır. Ne zaman ki bir memlekette hilâl görünür de başka memlekette görünmezse ve bu iki memleket arasındaki mesafe iki konaktan daha azsa, bu iki yerde yaşayan bütün müslümanlara oruç farz olur. Eğer iki memleketin arasındaki mesafe iki konaktan fazlaysa her memleketin hükmü, kendisine ait olur. Birisinde vâcib olan oruç, eğer hilâl görünmezse, öbüründe vâcib olmaz.

2. Niyet

Her gece için, geceleyin günü belirten bir niyet lâzımdır. Eğer bir defada (otuz defa olsa dahi) Ramazan orucunu tutacağına niyet ederse, kâfi gelmez. İşte 'Her gecede niyet etmek' sözümüzle bunu kastediyoruz. Eğer gündüz, Ramazan orucuna ve diğer farz oruçlara niyet ederse yeterli olmaz. Ancak nafile oruçlarda böyle bir niyet geçerlidir. İşte 'geceleyin niyet etmeli' sözüyle bunu kasdettik. Eğer sadece oruca veya farz oruca niyet ederse kâfi değildir; tâ ki Ramazan ayının farzına niyet etmedikçe...
Eğer şek gecesi (Şaban ayının otuzuncu gecesi), yarınki gün Ramazan'dansa 'Ramazan orucuna niyet ediyorum' diye mütereddit bir şekilde niyet ederse, kâfi değildir. Çünkü böyle bir niyet kesin olmaz. Meğer ki niyeti âdil bir şahidin şahidliğine dayanmış olsun. O zaman niyet kesinlik kazanmış olur. Âdil şahidin yanlış olma ihtimali veya yalan söyleme ihtimali bu niyetteki kesinliği iptal etmez. Ramazan'ın son gecesindeki şüphe gibi, eski bir duruma dayananan niyet, kesinlik vasfını kaybetmez. Zindanda hapis bulunan kişinin niyeti gibi, ictihada dayanan bir niyetteki tereddüt yine onu niyetlikten çıkarmaz. Meselâ bu durumdaki bir insan, galip bir zanla Ramazan'ın geldiğine ictihad ederse, bunun şüphesi, niyetini kesinlikten çıkarmaz.
Şek gecesinin olup olmamasında şüphesi olan bir insanın diliyle kesin bir niyet etmesi fayda vermez. Çünkü niyetin yeri kalptir. Kalpte şüphe bulundukça niyetin kesin olduğu tasavvur olunamaz. Meselâ Ramazan ayının ortasında 'Eğer yarın, Ramazan ayındansa, oruç tutacağım' dese, onun bu şekilde tereddüde düşmesi, zarar vermez. Çünkü bu tereddüd sadece dil iledir. Niyetin merkezinde ise, tereddüd düşünülemez. Kalp kesinlikle yarının Ramazan ayından olduğuna inanmalıdır. Geceleyin niyet edip niyetten sonra birşeyler yiyenin o niyeti fâsit olmaz ve yeniden niyet etmeye de mecbur değildir. Hâyızda olan kadın hayızlı iken niyet ettikten sonra daha fecir doğmazdan evvel temizlenirse, o niyetle orucu sahih olur.

3. Oruçlu olduğunu hatırlamakla beraber kasden birşeyi vücuduna almaktan korunmak.

Bu bakımdan yemekle, içmekle, buruna birşey akıtmakla, ön veya arkasından içeriye birşey akıtmakla orucu fâsid olur. Damarlardan kan almak ve hacâmat yapmak, sürme çekmek, kulağa veya idrar yoluna mil sokmakla oruç bozulmaz. Ancak en son şekilde mesâneye varacak kadar sıvı birşey akıtılacak olursa, o zaman oruç bozulur.
Kasıtsız olarak yolun tozu veya ağız ve burundan mideye kadar giden sinek veya ağza mazmaza suyu alırken mideye giden su orucu bozmaz. Ancak ağzını çalkalarken mübalâğalı bir şekilde yapar ve boğazına su kaçarsa, kusur ettiği için orucu bozulur. İşte biz 'kasten yaparsa' sözümüzle bunu kasdetmekteyiz. Orucu zikretmekteki gayemiz; unutarak yemek yiyenin orucunun bozulmadığını ispat etmek içindir,

4. Cinsî münasebetten sakınmak

Cinsî birleşmenin sınırı, sünnet yerini veya o kadarını kullanmaktır. Eğer unutarak cima'da bulunursa, orucu bozulmaz. Eğer geceleyin cima eder veya ihtilâm olursa, cünüp olarak sabahlarsa, orucu bozulmaz. Eğer fecr çıktığında cima halindeyse, fecrin çıkışını hisseder etmez derhal kılıcı kınından çekerse, o günkü orucu sahihtir. Eğer fecrin doğuşunu hissettiği halde kılıcı kınından çekmezse, orucu bozulduğu gibi, kendisine kefâret de lâzım gelir.

5. İstimnâdan sakınmak

İstimnâ ister cima yapmak suretiyle isterse herhangi bir şekilde kasten menisini çıkarmak ve akıtmak demektir. Böyle bir hareket orucu bozar. Menisi akmadıkça hanımıyla bir arada yatması veya hanımını öpmesi orucu bozmaz. Fakat buna rağmen genç ise, kerahet vardır. Ancak ihtiyar ve nefsine hâkim bir kimse ise, kerahet kalkar. O zaman öpmekte beis yoktur. Fakat terkedilmesi daha evlâdır. Kişi öpmekle menisinin akmasından korkmasına rağmen, öpüp menisi akarsa, kusur yaptığı için orucu bozulur. (Fakat kefâret lâzım gelmez)

6. Kusmaktan sakınmak

Kasten kusmak, orucu bozar. Eğer gayr-ı ihtiyari olarak kusarsa, orucu bozulmaz. Zaruret olduğu için boğazındaki balgamı yutmakla orucu bozulmaz. Çünkü böyle bir durumdan sakınmak zor olduğundan ve bu belânın umumîliği dikkate alındığından ruhsat verilmiştir. Ancak balgam çıkıp ağzına vardıktan sonra tekrar yutarsa, o zaman, orucu bozulur.

Orucun sünnetleri altı tanedir

1. Sahuru geç yemek.
2. İftarı hurma veya su ile namazdan önce ve acele ile yapmak.
3. Zevalden sonra misvâk kullanmamak.
4. Ramazan ayında Zekât bölümünde geçtiği gibi cömert olmak.
5. Kur'an'ı çok okumak.
6. İtikâfa girmek; her Ramazan'ın son on gününde itikâfa girmek daha da faziletlidir.
Çünkü Hz..Peygamber'in âdeti şöyleydi:
Ramazan'ın son on günü geldiğinde Hz. Peygamber, yatağını katlar, elbisesini giyer, daha fazla ibadet etmeye hazırlanırdı. Ailesine de aynı şeyi emrederdi.15
Yani aile efradıyla yorucu bir şekilde ibadete dalardı. Çünkü bu son on günde kadir gecesi vardır. Çoğu zaman bu gece, Ramazanın son on gününün tek gecelerine rastlamaktadır.
Tek günlerin de 21, 23, 25 ve 27 olması daha fazla ihtimal dahilindedir. Bu on günlük itikâfı peşi peşine yapmak, sadece tek gecelerde yapmaktan daha evlâdır. Eğer kişi arka arkaya itikâfa girmeyi adar veya niyet ederse, zarûret olmaksızın dışarı çıkmakla itikâf sırası bozulur. (Yani yeniden başlaması gerekir). Meselâ herhangi bir hastayı ziyaret etmek veya şâhidlik yapmak, yahut da cenaze namazına iştirak veya herhangi bir ziyarette bulunmak veyahut abdestini yenilemek için dışarı çıkarsa, itikâf sırası bozulmuş olur.
Eğer def-i hâcet için çıkarsa, bu sıra bozulmaz. İtikâfta olan kişi gidip evinde abdest alabilir. Fakat abdest almak niyetiyle giderken başka bir şeyle meşgul olmaması gerekir.
Çünkü Hz. Peygamber (s.a) itikâfta iken ancak zarûrî ihtiyaçları için dışarı çıkardı. Hastanın halini yürürken sorardı.16
İtikafta iken cimada bulunmak, itikâfın birbiri ardına yapılmasını bozar. Fakat hanımını öpmek bozmaz.İtikâfta bulunan kişi camide koku sürünebilir. Nikâh akdi yapabilir. Yemek, uyumak ve leğende el yıkamakta da herhangi bir beis yoktur. Çünkü bütün bunlar insan itikâfını sürdürürken muhtaç olduğu hâdiselerdir. Kişinin itikâfta iken bedenin bir kısmını cami dışına çıkarması, itikâfın devamlılığına tesir etmez.
Hz. Peygamber (s.a) başını uzatır, hücresinde bulunan Hz. Âişe, onun saçlarını yıkar ve tarardı.17
İtikâfta olan kişi, ihtiyacı için dışarı çıkarsa, ne zaman dönerse yeniden itikâfa niyet etmesi daha uygundur. Meğer ki ilk itikâfa girdiği zaman, meselâ on günlük itikâfa niyet etmiş olsun. Fakat yine de niyetin yenilenmesi daha efdâldir.
15) Buharî ve Müslim, (Hz. Âişe'den)
16) Buharî ve Müslim, (Hz. Âişe'den birinci kısmını); Ebu Dâvud, (İkincikısımını)
17) Buharî ve Müslim, (Hz. Âişe'den)
Ihya-u Ulumiddin/ Esrarus Savm

 

ORUCUN SIRLARI VE BÂTINÎ ŞARTLARI

Oruç üç derecedir:

A) Avam'ın orucu
B) Havassın orucu
C) Ahass'ul-Havass'ın orucu

Avamın Orucu: Bu oruç, mide ve tenâsül uzvunu şehvetlerden sakındırmaktır. Yani yemek, içmek ve cinsî münasebette bulunmaktan sakınmaktır.

Havass Orucu: Kulak, göz, dil, el, ayak ve sâir âzaları günahlardan uzak tutmaktan ibarettir.

Ahass'ul-Havass'ın Orucu: Kalbi, dünyevî düşüncelerden tamamen arındırıp Allah'tan başka herşeyi kalpten uzaklaştırmaktır. Böyle bir oruç Allah'tan ve kıyâmet gününden başka bir şeyi düşünmekle bozulur. Din için düşünmezse dünyayı düşünmek de bu orucu bozar. Fakat din için istenilen dünya, âhiretin azığı olduğu için dünyalıktan çıkar ve böylece bu orucun bozulmasına vesile teşkil etmez. Hattâ kalp ehli, akşam iftarda yiyeceği ve içeceği şeyleri düşünmek suretiyle fikir yürüten kimsenin hatada olduğunu kaydetmişlerdir. Çünkü bu Allah'ın fazlına güvensizlik, Allah tarafından va'dedilen rızka tam inanmamak demektir. Bu mertebe, peygamberlerin, sıddîk ve mukarriblerin mertebesidir.

Bu mertebenin sözle anlatılması mümkün değildir. Bunun tahkiki sadece amelî yönden mümkündür. Çünkü bu, himmetin bütünüyle Allah'a yöneltilmesi ve Allah'tan başka her şeyi bir tarafa itmek demektir.

Bu durum şu ayet ile ne güzel ifade edilmiştir.
Allah de! Sonra onları bırak, daldıkları dedikodularında oynayadursunlar.(En'am/91)

Havass'ın orucu ise, sâlihlerin orucudur. Bu orucun keyfiyeti, âzaları günahtan korumakla beraber şu altı şeyle tamam olur;
1. Gözü Korumak
Gözü, çirkin ve istenilmeyen şeylerden korumak, kalbi meşgul eden ve Allah'ın zikrinden alıkoyan şeylere bakmamaktır.

Hz. Peygamber (s.a.v) şöyle buyurmuştur:
Haram bakış, İblis'in zehirli oklarından bir oktur. Kim Allah'tan korkarak onu terkederse, Allah Teâlâ o kuluna tadı kalbinde beliren bir iman ihsan eder.18

Câbir, Enes'den, o da Rasûlullah'tan (s.a.v), şu hadîsi rivayet etmektedir:
Beş şey vardır ki, oruçlunun orucunu bozar: a) Yalan, b) Gıybet, c) Nemime (kovuculuk), d) Yalan yere yemin etmek, e) Şehvet ile bakmak.19

2.Dili Korumak

Dilini hezeyan, yalan, gıybet, nemime, fahiş konuşma, galiz konuşma, kavga ve riya ile konuşmaktan korumaktır. Ve aynı zamanda dili sükût etmeye icbâr, Allah'ın zikri ve Kuran tilâvetiyle meşgul etmektir. Bu ise, dilin orucudur.

Süfyan-ı Sevrî şöyle der: 'Gıybet, orucu bozar'. Bu hükmü Bişr b. el-Hâris rivayet etmektedir.

Leys, Mücahid'den "İki haslet vardır. Onların ikisi de orucu bozar: a) Gıybet, b) Yalan' dediğini rivayet etmektedir.

Hz. Peygamber (s.a) şöyle buyurmuştur:
Oruç, mü'min için kalkandır. Bu bakımdan herhangi biriniz oruçlu ise, fahiş konuşmasın, cahilce hareket etmesin. Eğer bir kişi kendisiyle çirkin konuşur veya dövüşürse, desin ki: 'Ben oruçluyum, ben oruçluyum'.20

Hz. Peygamber'in devr-i saâdetinde oruç tutan iki kadın, günün son saatinde açlık ve susuzluktan bitkin bir hale geldiler, neredeyse telef olacaklardı. Hz. Peygamberin huzuruna bir elçi göndererek oruçlarını bozmak için izin istediler. Bunun üzerine Rasûlullah (s.a.v) kendilerine bir fincan göndererek şöyle buyurmuştur: 'Onlara söyle! Yediklerini bu fincana kussunlar'.
Kadınlardan birisi, fincanın yarısı kadar katı bir kan ile iri bir et parçası kustu. Diğeri de aynı şekilde kusarak fincanı doldurdu. Hâdiseyi gören halk, hayretler içerisinde kaldı. Bu durum karşısında halkın hayretini Rasûlullah (s.a.v) şu mübârek sözleriyle gidermeye çalıştı:
Bu iki kadın, Allah'ın kendilerine helâl kıldığı şeylerden uzaklaşarak oruç tuttular. Fakat Allah'ın kendilerine haram kıldığıyla iftar ettiler. Bir arada, oturarak onu bunu çekiştirdiler. İşte fincanda gördüğünüz irin, onların yemiş olduğu halkın kanı ve etidir.21

3.Kulağı Korumak
Kulağı her mekruhu işitmekten alıkoymak gerekir. Çünkü söylenilmesi haram olan herşeyin işitilmesi de haramdır. İşte bu sırra binaen Allah Teâlâ, gıybet dinleyen ile haram yiyeni eşit tutmuştur:
Onlar sürekli yalan dinlerler, haram yerler. (Mâide/42)

Rabbanîler'in ve hahamların, onları günah söz söylemekten, haram yemekten menetmeleri gerekmez miydi?... Bu yaptıkları ne de kötüdür! (Mâide/63)

Bu bakımdan gıybete karşılık sükût haramdır.

Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur:
Çünkü o zaman siz de onlar gibi olursunuz. (Nisâ/140)

Bu sırra binaen Hz. Peygamber de şöyle buyurmaktadır:
Gıybet edenle, onu dinleyen, günahta ortaktırlar.22

4.Diğer Âzaları Korumak
Diğer âzaları da günahtan alıkoymak gerekir. Meselâ el ve ayak gibi. Karnını iftar zamanında nefsin istediği şehvetlerden korumalıdır. Helâl yemekten çekinmek suretiyle oruç tutup, iftar zamanında haram ile iftar edenin orucu hiçbir fayda temin etmez ve mânâsız kalır. Böyle bir oruçlunun durumu tıpkı bir köşk binâ edip, bir şehri yıkanın durumuna benzer. Çünkü helâl yemek ancak fazla yendiği takdirde zarar vericidir. Onun azı ise, faydalıdır. Bu bakımdan oruç, onu azaltmak için icâd edilmiş bir ibadettir. Zararından korkarak ilâçları terketmek, sonra da zehir almak, hamakattan başka birşey değildir. Haram ise, dini yok eden bir zehirdir. Helâl ise, azı fayda, çoğu zarar veren bir ilâçtır. Oruçtan gaye, helâlı azaltmaktır.

Çünkü Hz. Peygamber (s.a) şöyle buyurmuştur:
Nice oruç tutanlar vardır ki, orucundan sadece açlık ve susuzluk elde eder.23

Bu hadîsin tefsirinde bazı âlimler, akşam fazla yemek suretiyle harama giren bir kimsenin kastolunduğunu söylemişlerdir. Bazıları da, bu öyle bir kimsedir ki, helâl yemekten nefsini meneder, fakat haram olan gıybette bulunmak suretiyle orucunu bozar. Bazı âlimler de âzalarını haramdan korumayan bir kimsenin kastolunduğunu söylemiştir.

5.İftarda Az Yemek
İftar zamanında tıka-basa helâl de olsa yememek gerekir. Helâl de olsa tıka-basa doldurulan karın, Allah nezdinde en fazla buğzedilen kaptır. Oruçlu bir kimse, gündüz yemediklerini iftar zamanında tıka-basa yerse, acaba Allah'ın düşmanı olan nefis ve şeytanı nasıl kahredebilir ve şehvetini nasıl kırabilir? Bazen de kişi, oruçlu olmadığı takdirde yiyeceklerinin birkaç mislini temin ederek iftarda yer.

Hatta öyle âdet edilmiştir ki, yemeklerin en nefisleri Ramazan ayı için tedârik edilir ve o ayda, birkaç ayda yenilmeyecek kadar çeşitli yemekler yenir. Oysa oruçtan gaye, mideyi aç bırakmak, heva ve şehveti kırmak ve böylece nefsi, takvâya alıştırmaktır. Bu, orucun başta gelen hedefidir.

Fakat mide sabahtan akşama kadar aç bırakılır, tam aksanı zamanı yemeğe karşı şehvetle isteği kabardığında, ona lezzetli yemekleri yedirip doyurursa, onun iştahı daha da fazlalaşır ve kuvveti daha da gelişir. O zaman öyle şehvetler baş gösterir ki, şâyet nefis eski âdetlerinde bırakılıp oruç vesilesiyle bu kadar çeşitli yemeklerle beslenmeseydi, daha sakin olacaktı.

İşte bu nedenle orucun ruhu ve özü, şeytanın elinde şerlere sevketmek için vesile olan nefsin kuvvetlerini kırmaktır. Bu ise, ancak iftar zamanında az yemekle hâsıl olabilir. Yani eğer oruçlu olmasaydı, akşam ne yiyecekse, oruçlu olduğu zaman da sadece onunla yetinmelidir. Eğer bütün gün, yiyeceklerini toplayarak hepsini üst üste iftar zamanında yerse, o zaman orucundan herhangi bir fayda temin edemez.

Orucun âdâbından birisi de, açlık, susuzluk ve zâfiyeti hissetsin diye gündüz uyumamaktır. Böyle yaptığı takdirde kalbi saflaşır. Her gece biraz daha zayıf olmak suretiyle gece namazlarına kalkmak imkânına sahip olur. Bu durumda umulur ki, şeytan kalbinden uzaklaşır. Şeytanın pençesinden kurtulan kalp, gökler âleminde seyretme imkânına sahip olur. Zaten kadir gecesi, gökler âleminde seyretme imkânına sahip gece demektir. Nitekim 'Muhakkak biz Kur'an'ı kadir gecesinde inzâl ettik' ayetiyle bu mânâ kastolunmuştur.

Kalbi ile göğsü arasında bir yemek torbası meydana getiren kimse, böyle bir şereften mahrumdur. Sadece midesini yemekten boşaltmak da bu mahcubiyet perdesinin aralanmasına kâfi değildir. Himmetini de Allah'tan başka her şeyden boşaltmalıdır. İşte o zaman, hakikatin tamamını elde etmiş olur. Bu durumun ilk basamağı az yemektir.

6.İftar Sonrasında Korku ile Ümit Arasında Olmak
Oruçlunun iftardan sonra kalbi korku ve ümit arasında muzdarip olmalıdır. Çünkü orucunun kabul edilip kendisinin Allah'a yakın olanlardan veya orucunun kabul edilmeyip Allah'ın gazâbına maruz kalanlardan olup olmadığını kestirememektedir. Her ibadetin sonunda da böyle olmalıdır.

Hasan b. Ebî Hasan b. Hasan el-Basrî, kahkaha ile gülen bir grubun yanından geçerken onlara şöyle der:

 'Ey insanlar! Allah Teâlâ, Ramazan ayını, kulları için bir yarış sahası olarak yaratmıştır. Kullar o ayda ibadet hedefine doğru koşuşurlar. Şüphesiz o grup, zaferi elde eder, diğer bir grup ise geri kalıp, mükâfat kazanmaktan mahrum kalır. Hayret edilecek durum, o gülen ve oynaşan kimselerin durumudur ki, halkın koştuğu hedefe kavuştukları bir günde, onlar gaflet içerisinde gülüşüp oynaşırlar. Böyle bir nimetten mahrum kalırlar. Ey gülenler! Şunu iyi bilin. Allah'a yemin ederim ki, eğer Allah Teâlâ perdeyi aralasaydı, iyilik yapan iyiliğiyle, kötülük yapan da üzüntüsüyle meşgul olur, böylece gülmek kapısı kapanırdı'.

Ahnef b. Kays'a 'Sen pir-i fâni bir kimsesin. Oruç seni zayıf düşürmektedir. (Oysa şer'an pir-i fâni olan kimseler, fidye vermek suretiyle oruç tutmayabilirler) neden oruç tutuyorsun?' denildiğinde şöyle demiştir: 'Ben, uzun bir sefere hazırlık yapmaktayım. Allah'ın azabına sabretmek, ibadetine sabretmekten daha zordur'.
İşte orucun bâtınî mânâları bunlardır.

Soru: Bir kimse, karnının ve tenâsül uzvunun şehvetlerini menedip bu mânâlara riayet etmese dahi fakihlerin fetvâsına göre orucu sahihtir. Bu hükme ne dersiniz?

Cevap: Zâhire göre hüküm veren fakihler, bâtınî şartlar hakkında ileri sürdüğümüz delillerden zayıf delillere dayanacak zâhir şartları tesbit etmektedirler. Hele gıybet ve benzeri gibi mânevî ve bâtınî şartlar karşısında onların delilleri çok zayıf kalır. Fakat zâhire göre hüküm veren fakihler, ancak dünyaya sarılmış ve gaflete dalmış, halk ve avam tabakasına kolay gelen tekliflere bakarlar. Onları bunun ötesi pek ilgilendirmez. Bakışları tamamen âhiret âlemine yönelen âlimlere gelince, onlar orucun sahih olmasından, Allah nezdinde kabul edilmesini kastetmektedirler. Oruçtan; Allah'ın sâmediyyet ahlâkıyla ahlâklanmayı anlamaktadırlar. Mümkün olduğu kadar şehvetlerden kaçınıp meleklere uymayı kastediyorlar.

Çünkü melekler şehvetlerden uzaktır. Aklın nûruyla şehvetlerini kırmaya kudretli olan bir insanın rütbesi, bu ruhtan mahrum olan hayvanın rütbesinden üstündür. Fakat şehvetlere maruz kaldığından, şehvetlerle mücadele etmek mecburiyetinde bulunduklarından, rütbeleri meleklerin rütbesinden aşağıdır.

Bu bakımdan şehvete daldıkça esfel-i safilîn'e doğru yuvarlanıp gider. Sonunda hayvanlardan daha aşağı bir duruma düşer. Şehvetleri kırdıkça a'lâ-i illiyyîn'e (yücelerin yücesine) yükseliş sonunda meleklerin ufuğuna varır. Melekler ise, mânen Allah'a yakın kullardır. Onlara uyan ve onların ahlâkıyla ahlâklanan da onlar gibi, Allah'a yakınlaşmaktadır. Çünkü yakın olana (meleklere) yakınlaşan, hedefe (Allah'a) da yakınlaşmış demektir. Buradaki yakınlaşma, mekân bakımından değil, sıfat bakımındandır.

Mademki kalp erbabı ve akıl erbabı nezdinde orucun sır ve hikmeti budur, o halde şehvetlere dalarak gündüz yenen iki öğün yemeği iftar zamanında bir arada yemekten ve bütün gün kendisini aç bırakmaktan ne fayda temin edilebilir? Eğer bu hareket, herhangi bir fayda temin etmiş olsaydı, o zaman Hz. Peygamber'in 'Nice oruçlular vardır ki, oruçlarından sadece açlık ve susuzluk elde ederler' sözünün mânâsı ne olurdu?

Bu sırra binaen ashâbdan Ebu Derdâ (r.a) şöyle buyurur:
Akıllıların uykusu ve iftarı ne güzeldir! Nasıl olur da akıllılar ahmakların orucuna ve uykusuz kalmalarına hayret ediyorlar? Takvâ ve yakîn sahibi olan bir kimsenin ibadetinin bir zerresi, mağrurların dağlar kadar olan ibadetinden daha üstün ve daha makbuldür!

Bu sırra binaen bir âlim de şöyle buyurur:
Nice oruçlu vardır ki oruçsuzdur ve nice oruçsuz vardır ki oruçludur.
Oruçsuz oruçlu o kimsedir ki, yer, içer ve fakat âzalarını günahlardan korur. Oruçlu oruçsuz ise, yemez içmez, fakat âzalarını günahlardan korumaz.

Orucun mânâ ve sırrını anlayan bir kimse bilir ki, yemek ve içmekten geri durup diğer günahlarla yoğrulan bir kimse, tıpkı abdest alırken âzalarını üç defa meshetmek suretiyle zâhirde âdete uymuştur. Ancak en önemli şey olan yıkamayı terketmiştir.

Bu bakımdan bu cehaletinden ötürü kıldığı namaz, merdud ve bâtıldır. Yiyip, âzalarını haramdan koruyan bir kimsenin meselesi de abdest âzalarını birer defa yıkayıp abdest alan bir kimsenin meselesine benzer. Bu kimse, abdestin şartını yerine getirdiği için, Allah indinde namazı makbuldür, her ne kadar fazileti terketmişse de...

Yemek ve içmekten sakınıp azalarını da haramdan koruyan bir kimsenin meselesi ise, abdest âzalarının her birisini üçer defa yıkamak suretiyle abdest alan kimsenin meselesine benzer. Böyle bir kimse hem aslı, hem fazileti yerine getirdiğinden kemâlin zirvesine çıkmış olur.

Hz. Peygamber (s.a) şöyle buyurmaktadır:
Oruç emanettir. Bu bakımdan herhangi biriniz Allah'ın kendisine teslim ettiği emaneti korusun ve zâyi etmesin.24
'Allah size, emanetleri ehline vermenizi emreder' (Nisâ/58) ayetini okuduğunda, Hz. Peygamber elini kulağına ve gözüne koyarak şöyle buyurmuştur: 'Kulak emanettir, göz emanettir'. Eğer kulak ve göz orucun emanetlerinden ve oruçla korunması gereken şeylerden olmasaydı, Hz. Peygamber 'Ben oruçluyum desin'25 demezdi.

Yani oruçlu bir kimseye biri söver ve onunla kavga etmek isterse, oruçlu ona 'Dil, Allah'ın bendeki emanetidir. Onu korumakla mükellefim. Sana kötü cevap vermek suretiyle o emanete nasıl ihanet edebilirim' demelidir.
Bu hakikatlerden sonra anlaşılmış olmalı ki, her ibadetin zâhiri ve bâtını, kabuğu ve özü vardır. Her ibadetin kabukları hususunda da dereceleri ve her derecenin de kademeleri vardır. Bunu bildikten sonra dilersen sadece kabukla yetinir, öze inmezsin, dilersen akıllıların er meydanına inersin.

18) Hâkim, (Huzeyfe'den sahih bir senedle)
19) el- Ezdî, (Enes'den)
20) Buharî ve Müslim, (Ebu Hüreyre'den)
21) İmam Ahmed, (Resûlullah'ın âzadlısı Ubeyyid'den zayıf bir senedle)
22) Taberânî, (İbn Ömer'den benzerini sahih bir senedle)
23) Nesâî ve İbn Mâce, (Ebu Hüreyre'den)
24) el-Haraitî, Mekârim' u1-Ahlâk, (İbn Mesud'dan)
25) Ebu Dâvud, (Ebu Hüreyre'den)

İhya-u Ulumiddin - Esrarus Savm

İMAM GAZALİ

 

ALLAH RESULÜ(s.a.v) İLE AYNI ASIRDA YAŞASAYDIK YİNE ONA İMAN EDER MİYDİK?

 

Bismillahirrahmanirrahim. Elhamdülillahi rabbil âlemin. Vesselatü vesselamü ala seyyidina nebiyyil ümmi ve ala alihi ve sahbihi ve sellem. Rabbiş rahli sadri ve yessirli emri vahlul ugdeten min lisanî yefgahu gavli.

Peygamber Efendimizin (s.a.v) huzuruna nice insanlar çıkmış istifade edememiştir. Peygamber döneminde olsaydık elbette muazzam bir fırsat olacaktı ama o dönemde değiliz. Cenabı Allah kulları arasında adaletsizlik mi yaptı acaba? Hayır. Bazıları o dönemde bazıları ise 1400 yıl sonra yaşadı. Resulullah (s.a.v) bu dönemde olsa idi ne olurdu? İmam-ı Rabbani şöyle ifade eder: “Bu asırda yaşayıp da vasıta ve vesileye ne gerek var diyerek bu imtihanı yaşayan insanlar Resulullah (s.a.v) döneminde yaşasalardı aynı mazeretleri Peygamber Efendimiz (s.a.v) için sunacaklardı.” Kişiler aslında aynı sınavı yaşıyor.

Hz. Mevlana (k.s) der ki: “…Gül mevsimi geçip de gülistân harâb olunca gül kokusunu nereden alacağız? Tabii ki gül suyundan. …”Gülün dışında muazzam bir kılıf var, gülün kendisi çok güzel. Gülün manası, kokusu, suyu var. Gülün döneminde olsa idik hem kılıfını görmek hem kokusunu almak, kokusunu üzerimize sürmek, hali ile hâllenmek adına; insanın halinin Muhammedî bir hale dönüşmesi adına elbette ki gül bir nimetti. Ama Cenabı Allah; gül mevsimine yetişmeyen, sonraki asırlarda gelen insanlar için her ne kadar gülün kılıfı kuruyup gitse de onun suyunu çağlar ötesine kıyamete kadar belli bir silsile hattı üzerinden aktarmıştır. Gülün kokusunu alıp üzerine çeken bir insan sanki gülün mevsimine yetişmiş ve o kokuyu gülün bizzat kendisinden almış gibidir. Gülden maksat suyudur, kokusudur, halidir. Onun dışı da ayrı bir güzelliktir tabi.

İmam-ı Rabbanilerin, Şahı Nakşibendlerin, evliya-ı izamın her birinin döneminde yaşayıp da mahrumiyet yaşayan insanlar eğer o dönemde yaşasalardı yine burunları o gülün kokusuna kapalı olacaktı. Nasipsiz olan bu insanlar o zaman da değişik mazeretlerle kendilerini kandıracaklardı.

Kusur işlemek Allah nezdinde çok garip bir durum değildir. Esas garip olan günaha girip tevbe etmemek, Allah’ın rahmetinden istifade etmemektir. Cenabı Allah, günahkâr olup da tevbe eden insana sanki büyük bir iş başarmış gibi kendi sevgisini verir; onu sever. Garip olan böyle bir fırsattan yararlanmamaktır. Ve bu fırsat kapısı son nefese kadar açık.

Kibirden uzak durmak lazım. Kibir, ucub, enaniyet…  Âdem (a.s) hatasının ardından affolundu.  Hatası, Allahu Teâlâ’nın belli bir vakte kadar koyduğu yasağı çiğnemesi. Bunu ona iten sebep ise asiliği değil şehveti. Şeytan ise kovulmadan önce cin sınıfından olan büyük bir evliya ve insanlık yaratılmadan iki bin yıl evvel yaratılmış. Onlar yeryüzünde Allah’ın halifi olan seçkin kullar. Kılıfları bizden farklı, içlerinde asiler var, müfsidler var. Şeytan da bunların içerisinde Allah’a çok yakın, Allah’ın Salih kullarından bir kul. Onun da bir hatası oluyor ama onunki kibir ve enaniyetinden ileri gelen haset ve inat. Bunlar gözünü kulağını sağır ediyor. O an ki Cenabı Allah’ın emrini çiğniyor, çiğnediğinin farkına bile varmıyor. Enaniyet ve kibir… Menşei şehvet olan ne kadar masiyet ve günah varsa affolma ihtimali vardır. Ama menşei edepsizlik, kibir, had bilmezlik ise affolma ihtimali yoktur. O zaman ille mütevazılık ve edep diyoruz. Edebin içte yerleşebilmesi için de müslümanın Allah’a samimiyetini göstermek adına yine dıştan somut bir adım atması gerekir. Samimi midir, değil midir diye Allah ondan somut bir adım ister. Onun için Cenabı Allah ibadetin temeline niyeti koymuş. Ama niyet yetersiz. Zahiren bir adım atıp “Ya Rabbi! Bu dünyada son derece azim ve gayretle çalışmamdaki sebep bunlar sayesinde ahiretimi kazanmaktır.”diye iddiada bulunan, niyetinde bu olan insandan Allah somut bir adım istiyor ve diyor ki: “Bunları fiiliyata dök.” İçteki edebe talipseniz dış edebin had ve hududunu bileceksiniz. Allah’a karşı haddimiz, Peygambere (s.a.v) karşı haddimiz, evliya-ı izama karşı haddimiz nedir bileceğiz. İnsanın insana karşı haddi, müslümanın müslümana karşı haddi nedir, bileceğiz. Bunu da somut adımlarla göstermemiz gerekiyor ki Cenabı Allah da içimize edebi yerleştirsin.

Biz hiç nefsimizle imtihan olmaz mıyız yani? Bir başkasında bir kusur gördüğümüzde “Acaba bu benim nefsimden mi kaynaklanıyor?” diye düşünüp nefsini sorguya çekmez mi insan? Dünyaya gelen şu insanla nefs ve şeytan uğraşmaz mı? Örneğin bir müslüman, “Benim aklım ve mantığım var. Doğru bir yerden bakıp doğruyu görebilirim. Dolayısıyla burada nefsimin ve şeytanın hiçbir etkisi yok. Kendime çok güveniyorum.” diye düşündüğünde inancına aykırı mıdır değil midir? Rabbül Âlemin nefsin insan üzerinde sürekli bir telkinde bulunduğunu bize bildiriyor. Bir insan yirmi dört saat boyunca bir televizyon ekranından sürekli aynı şeyleri izlese artık hafıza merkezine yerleşir. Nefs sürekli kötülüğe âmir.[1] İşte bu yüzden bir müslümanın kusuru dışarıda aramak yerine kendi içerisinde araması gerekmez mi? Peygamber Efendimiz’in (s.a.v): “Ya Rabbi! Beni bir an bile nefsimle baş başa bırakma.”[2] diye dua etmesi ne anlama geliyor? Şeytan insana güzeli çirkin, çirkini güzel gösterir. Siz hiç aslında haksız olduğu halde kendisinin haklı olduğu inancına sahip insanlar görmediniz mi? Şeytan ve nefs dört bir tarafını öylesine kuşatmış ki o insan haksız olduğunu göremiyor. Yüz insan gelse, şahitlik etseler ve bu durumu kayda alsalar hiçbir şekilde haksız olduğunu kabul etmez. Haksızlığı sürekli dışa atfeder. Onu o hale sokan nefsidir. Bunu yapan insan akıllı mıdır, evet akıllıdır. Mantığı var mıdır, evet vardır. Böyle yapan bir insan ilim sahibi olabilir mi, evet olabilir. Ama bilmek lazım ki nefs ve şeytan merkezi yani kalbi kuşattığında, istila ettiğinde insandaki akıl, mantık, ilim, bu gibi kuvveler saltanat tahtında oturan nefsin birer hizmetkârı haline dönüşür. Abdurrahman-ı  Taği Hz. (k.s.), “Bir müslümanın kendi nefsi ile mesafeli durması gerekir.”der. “Vallahi ben kendimi dünyadaki en edna varlıktan daha kötü görüyorum.” En edna varlık kimdir? Yaratıcısına asi olmuş bir kâfir, bir ateist… Müslüman kendi nefsini böyle görmelidir. Herkes iyidir, ben kötüyüm; demelidir. Herkese karşı tevazu göstermelidir. “İnsanlar kötülük yapamaz ama ben yapıyorum. Herkes hürmet ve sevgiye layık; bütün güzellikler onlara atfedilir, bana değil.”diye düşünmelidir. Bu düşüncelerle beraber somut adımlar da olmalıdır. Bu düşünce dışa da yansımalıdır.

Nefsimizi sevmekten artık vazgeçmeliyiz. “Ey nefsim; artık vedalaşma vakti. Kırk elli yıldır bana yapmadığın kalmadı. Senin bütün arzu ve isteklerini yerine getirdim, karşılığında ise senden sürekli eziyet ve cefa gördüm. Ya benimle beraber gelir tevbe edersin ya da sen yoluna ben yoluma. Vakit az, bir şeyler biriktirmeliyim. Bunun için geç bile kaldım.”demek lazımdır. Ruhun açlığı işte o zaman giderilir. Muhip olursunuz, âşık olursunuz. O zaman sadece mide açlığı hissedersiniz onu da bir iki lokma ile doldurursunuz. Âşık olup da ruhunuzu beslediğiniz zaman ne olur? Yüzlerce, binlerce bina kazansanız bu sizin için hiç kıymet ifade etmez. Elinizdeki para, makam, bina, araba, altın vs. gittiğinde de üzülmezsiniz. Çünkü varken size bir şey katmadığı gibi yokluğu da sizden bir şey götürmez. Bir müslüman bütün bunları Allah yolunda harcarsa, ahiretini kazanmak için kullanırsa o zaman bunlar zikrullaha dönüşür ve ruhunuza bir fayda verir. Kazandığınız ve elinizde olan şeyi Allah yolunda verdiğinizde o verdiğiniz şey ruhunuza tat katar.

Abdurrahman-ı Taği Hz. (k.s): “Tasavvuf nimetinden uzak kalan insanlara hayret ederim. Sûfîlerin ev sahibi Hz. Allah, teşrifatçısı Hz. Ali (k.v), sâkisi Hz. Hızır’dır. Bu insanların mutluluğu gözlerinden okunur. Ahirette de apayrı bir mükâfata nail olacaklar. Tasavvuftan uzak duran insanlar ise binlerce nesneye sahip olmalarına rağmen içlerindeki huzursuzluk sıkıntı yüzlerine vurur. Ahirette ise ayrı bir cezaya müstehak olacaklar. İşte ben bu insanlara hayret ediyorum ahiret açısından büyük kazanımları varken niçin uzak dururlar.”der.

Muhammed Diyauddin Hz. de (k.s): “Sakın nefs ve şeytana uymayın! Elinizden geldiği kadar tasavvuftaki nisbeti almaya çalışın.”der. Nisbet nedir? Peygamber Efendimiz (s.a.v) döneminde gelse idik onun halinden etkilenecektik ve hemen kalbimiz harekete geçecekti, âşık olacaktık, kokusunu üzerimize çekecektik. İşte nisbet, Peygamber Efendimizden (s.a.v) gelen soy, koku, hâldir. Tasavvufun içinde var olan o nisbeti kazanmaya bakın, elde edin. Zira o nisbet, dünyadaki en baha biçilmez yakutlardan daha kıymetlidir. Cenabı Allah bu diyarlardan bu nisbeti kaldırmadan elinizden geldiği kadar faydalanın. Çünkü bu nisbet her diyarda yok. Bu nisbet bu diyarlardan kalkarsa bir Mevlana Halid-i Bağdadî (k.s) daha bulunmaz ki bir daha Bağdat’tan Hindistan’a gitsin ve tasavvuf nisbetini alsın da bizim coğrafyaya getirsin. Eğer Allahu Teâlâ kaldırırsa ve siz kaybederseniz böyle bir nisbeti bir daha bulamazsınız. Allah o nisbeti günümüze kadar belli bir hat üzerinden getirmiş. Belli dönemlerde, bazı ülkelerde, bazı coğrafyalarda Allah göndermiş ve halk istifade etmiş. Kıymet bilinmemiş ise o rahmet bulutunu başka bir yere göndermiş. Peygamberler ve evliya-ı izam yağmur bulutlarına benzerler. Her yerde bulunmazlar. Bir yerde bir anlık, bir saatlik veya bir mevsim yağarlar. Halk onlardan istifade etti, etti. Ondan sonra Allah baharı götürür, kışı getirir. Yağmur bulutunu başka bir yere gönderir, başka bir yerde bahar başlar. Onun için bir an evvel istifade etmeye bakın.

Ve sallallahu alâ seyyidinâ nebiyyil ümmî ve alâ âlihi ve sahbihi ve sellem.        

Allah’a emanet olun.

 

 

[1] Yusuf Suresi, 53. Ayet.

[2] Ebu Dâvûd, Edeb,110.

 

Varlık Duygusundan Sıyrılmak

17 Nis, 2018 95
Abdurrahman Tağî Hz. bir müridine sana emretmiş olduğum virdleri yerine getiriyor musun?…

Sadakanın Bereketi

17 Nis, 2018 78
Hz. Fatıma (r.a) iştahsız olmuştu. Hz. Ali (r.a) Hz. Fatıma’nın hane-i şeriflerine teşrif…

Beş Duyu ile Sevmek ve Hissetmek

27 Mar, 2018 388
Bismillahirrrahmanirrahim. Elhamdülillahi Rabbü’l Âlemin. Vesselatü vesselamü ala…

Teslimiyet

27 Mar, 2018 141
Teslim olduğun ne ise “teselli” olduğun da odur. Teslimiyet yalnızca Allah’adır. Allah’a…

Bana Seni Gerek Seni

27 Mar, 2018 107
Aşkın aldı benden beni, bana seni gerek seni Ben yanarım dün ü günü, bana seni gerek seni

DÜNYA AHİRETE TÂBİDİR

13 Mar, 2018 332
Bismillahirrrahmanirrahim. Elhamdülillahi Rabbü’l Âlemin. Vesselatü vesselamü ala…

İnkârın Bedeli

13 Mar, 2018 98
İki seyyid genç, Irak'tan altı katırı hediyeler ile yükleyip Nehrî'ye, Seyyid Tâhâ…

Cennete götürüp cehennemden uzaklaştıracak hareket nedir?

13 Mar, 2018 159
Adamın biri Ashâb-ı Kirâmı yara yara Resûlullah’ın (s.a.v) yanına geldi. O sırada…
© 2017 Nurşin.com"Site içerisindeki Tüm Yazı Resim ve Medyaların Telif Hakları nurşin.com 'a aittir , izinsiz kopyalanamaz , çoğaltılamaz. "