Şeytanın Çocukları, İsimleri ve Vazifeleri…  

 

Birinci sura kadar yaşayacağı için, İblis’e nesil verildi.

İblis’in birçok çocukları vardır. Her birinin isimleri ve görevleri vardır.

  1. Hanzeb: Namazda vesvese verir. Namazda böyle bir şey hissedince Allah’a sığın.
  2. Velhan: Temizlikte çok su kullandırarak vesvese verir. Çok su kullandırır, sonra da gülüp alay eder.
  3. Zellenbur: Bu da çarşılarda esnafa bozuk mal satmayı, yalan yemini, malını methetmeyi, malın kusurunu gizlemeyi ve insanları aldatmayı güzel gösterir.
  4. Vesnan: Uyku şeytanıdır. Namaz ve diğer ibadetler için kafayı ve göz kapaklarını bastırır, zina ve hırsızlık gibi haramlar için insanı uyarır.
  5. Betr: Musibet şeytanıdır. Bağırıp çağırma, yüze tokat vurma gibi cahiliye adetlerini güzel gösterir.
  6. Dasim: Yemek şeytanıdır. İnsan besmele çekmediğinde, onunla yemek yer, eve girer, yatakta uyur, besmele ile dürülmemişse elbiseleri giyer, karı koca arasında düşmanlık meydana getirmeye çalışır.
  7. Metun veya mesut: İnsanlar arasında yalan haberleri yayar, sonra onların aslı çıkmaz. Kişinin her duyduğunu konuşması yalan olarak kendine yeter.
  8. El Ebyaz: Peygamberlere ve velilere musallat olan şeytandır. Peygamberlere bir zararı dokunamaz, veliler ise onunla mücadele ederler. Allah’ın korudukları selâmettedir, korumadıkları ise sapıtırlar

 

(Gazali’nin Bidayet-ül Hidaye şerhi).

Kaynak : Tefcirut-Tesnim c.1 s.19

 

İBADETTE VESVESE

 

 “İblis: 'Beni azdırmana karşılık, and içerim ki, ben de onları (insanları) saptırmak için senin sırât-ı müstakimin/doğru yolunun üstünde tuzak kuracağım. Sonra elbette onlara önlerinden, arkalarından, sağlarından, sollarından sokulacağım ve sen, onların çoklarını şükredenlerden bulamayacaksın.' dedi.” (7/A'râf, 16–17)

Ayeti kerimesinde nakledildiği üzere: şeytan; dünyaya imtihan için gönderilen insanı sırat-ı müstakimden uzaklaştırmak için, yine bu yolu kullanacaktır. Bu yoldaki tuzakların en tehlikelisi vesvesedir. Vesvese; kalpte şeytandan kaynaklanan şüphe ve gaflet halidir.

Vesvese sadece kuvvetli imana sahip insanlara, onları şüpheye düşürmek için gelir. Çünkü bu insanlar şeytanın tuzaklarına karşın, kalplerinde meleklerin ilhamına kulak verirler. Şeytan kâfirlere ve dini vazifelerini yerine getirmeyip dünya hayatına meyletmiş kimselere vesvese vermez, onlar zaten şeytanın safındadırlar.

Bu nedenle kalbe gelen ilhamların şeytandan mı yoksa Allah-u Teâlâ’dan mı olduğunu fark edebilmek için kalbi Allah-u Teâlâ’nın rızası olan yoldan ayırmamak gerekir. Vesveseye önem verdikçe büyür ve içinden çıkılamaz hala gelir. “Takvâ sahipleri, kendilerine Allah'tan bir vesvese iliş­tiğinde güzelce düşünürler ve derhal hakkı görüverirler.” (7/A’râf, 201)

Her insan,  gayrı ihtiyarî olarak bazı vesveselere düşmektedir. Bu vesveselerin en tehlikeli olanı iman konusunda kalbe gelen düşüncelerdir. Şeytan bazı kimselerin kalbine Allah’ın varlığını sorgulama, ayet ve hadisleri saptırma yönünde vesveseler vererek insanın imanını almaya çalışır. Kalbine bu çeşit ilhamlar gelen kişi; telaşa kapılıp, imanını yitirdiğini sanmamalı ve imanı kuvvetlendiren ayetleri okumalıdır. Bu vesveseler gayrı ihtiyarî olduğu için insana bir zararı yoktur.

Şeytan, ihlâs ve takva üzere yaşamaya çalışan bir müslümanı iman yönünden kandıramayacağını anlayınca bu sefer ona ibadetlerinde musallat olmaya başlar. Bunun için ilk adım abdestte vesvesedir.

Resulü Ekrem (sas) bunun hakkında şöyle buyurmuştur: “Abdeste musallat olan bir şeytan vardır ki, ona Velehan (şaşkınlık veren) derler. Onun için abdest ve gusülde su ves­vesesinden korunun.”[1]

Velehan ismindeki bu şeytan genellikle tuvalet ve banyolarda bulunur. Bu nedenle Resulü Ekrem  (sas) kişinin banyo ettiği yere bevletmesini nehyetti ve: “Muhakkak ki vesveselerin geneli bundandır.” buyurdu.[2]  Bu şeytanın görevi; temizlik konusunda müslümanı şüpheye düşürmektir.

İlk olarak; insanın kalbine yaptığı her ibadeti en iyi yapma düşüncesini yerleştirir. Sonra bununla onu oyalamaya başlar. Bu kimseler; abdest alıp almadığını, abdestinin bozulduğunu, suyun temiz olup- olmadığını, gusül abdest alırken vücudunun tamamının ıslanmadığını, sürekli idrarının damladığını söyler ve bunun gibi vesveselerle namaz için yeteri kadar temiz olmadığını düşünür, tekrar tekrar abdest alırlar. Artık insan takva üzerine, değil sünnete aykırı hareket etmeye başlar. Bu hal zamanla ibadetten bıkmaya ve ibadeti terk etmeye sebebiyet verir.

Kalbine bu tür vesvese gelen kişi Eûzübesmele çekip ihlâs–ı şerifi okuyabilir. Eğer kalbe ilk kez böyle bir şüphe gelirse, abdest tekrar alınabilir fakat her seferinde şüpheye düşülürse; şeytanın fısıltılarına kulak vermeden “abdestim tamdır” deyip sudan uzaklaşmak gerekir.

Resulü Ekrem (sas) kendisine abdestin nasıl alınacağını soran bir bedeviye; âzâlarını üçer defa yıkayarak ona abdest almayı gösterdi ve “İşte abdest budur. Bundan fazla yapan sünneti terk ede­rek hata yaptı, sınırı aştı ve nefsine zulmetti demektir.”[3] diyerek abdestte vesvese kapısını kapattı.

Allah-u Teâlâ şayet abdest uzuvlarının su ile yıkanmasını emretseydi, teyemmüme ruhsat vermezdi. İslâm esaslarından biri de; “Şek ile yakin zâil olmaz” prensi­bidir yani zanna göre hareket edilmez. Kaldı ki insan abdest alsa ve fark etmeden abdestini bozan bir hal meydana gelse, abdestli olmadığını bilmediği için abdesti sahihtir.

Şeytan kendisini namaz ve sec­deden mahrum kaldığı gibi, insanları da bu nimetten mahrum etmeye çalışır. Bu sebeple kulun Allah’a en yakın olduğu anda, onu çeşitli yollarla ilahi huzurdan alıkoymaya çalışır. Resulü Ekrem (sas) namazda kalbe gelen vesveselere karşı “Bu, Hinzeb denilen bir şeytandır. Onu hissettiğin vakit Allah'a sığın ve sol tarafına üç defa tükür” [4] tavsiyesinde bulunmuştur. Namaza durmadan evvel “Nas“ suresini okumakta vesveseden kurtulmaya yardımcı olur.

Huşu içinde namaz kılmak gerçekten çok zor bir hadisedir. Resulü Ekrem (sas) “Kim iki rek'at namaz kılıp, o iki rek'at namaz esnasında kalbine dünyanın hiçbir işi gelmez ve vesvese yapmazsa, o kimsenin geçmiş günahları bağışlanır” hadis-i şerifiyle bunu belirtmiştir. Tam olarak Allah-u Teâlâ’ya yönelmiş bir kalple namaz kılmak ancak manevi dereceleri çok yüksek kullara nasip olur. Şeytan bunu da kendi amacı için kullanır. İnsanın kalbine, namazının Allah katında makbul olmadığı yönünde vesveseler verir ve insanı namazdan uzaklaştırır. Eğer bunu başaramazsa; namazda okunan sureleri tekrar tekrar okutur. Bulamadığı eşyasını, çözemediği sorununu hep namazda aklına getirir. Milyonlarca insanın ve şeytanın varlığını düşünürsek bu örnekler oldukça çoğaltılabilir. Böyle durumlarda şu unutulmamalıdır ki; namazı bozan hallerde, vesvese yoktur. İbadetler rükünlerine göre amel edilmeli, takdir Allah’a bırakılmalıdır. İnsan bu çeşit vesveselerin şeytandan kaynaklandığını bildiği halde, vesvese etmeye de­vam ederse farkında olmadan günah işle­miş olur. Çünkü Allah'ı dinlemiyor, şeytana kulak veriyor demektir. Bu durumda insan kime tabi olacağına karar vermelidir; Allah’a mı, şeytana mı?

Şeytan kendi görevini yapmış, mü’min kulun kalbine şüphe tohumlarını serpmiştir. Mü’minin üzerine düşen görev ise; kalbinde bu tohumları büyütmek yerine, o tohumları oradan alıp atmaktır. Çünkü bu tohumlar ona ait değildir.

Nurşin Esintileri Dergisi 1. Sayısından Alınmıştır.

 

 

 

 

 

 

[1] Tirmizî, Tahâret 43; İbn Mâce, Tahâret

[2] Ebu Dâvud, Tahâre, 15; Tirmizî, Tahâre 17; Nesâî, Tahâre 31; İbn Mâce, Tahâre 12; Ahmed bin Hanbel, V/56

[3] İbn Mâce, İkame 48

[4] Müslim, Selâm 38

ALLAH’IN NURU

Bismillahirrahmanirrahim Elhamdülillahi rabbil âlemin vesselatu vesselamu ala seyyidina muhammedin nebiyyil ümmi ve ala alihi ve sahbihi ve sellim.

Rabbişrahli sadri ve yessirli emri. Vahlul ukdeten min lisani yefkahu kavli.

 

Hz Mevlana şöyle ifade ediyor: “Bir insan, yüzüne ayın nuru değmiyorsa, güneş bir insanın kalp hanesinin penceresinden, hanesine ışığını yaymıyorsa, burada ne ayın ne güneşin kabahati var. Yani güneş mevcuttur, ay da mevcuttur. Gündüz vakti ise güneş vardır, gece ise güneş kendi nurunu aya aksettirir. Yani bir insan ‘ay benim yüzüme doğmadı, nurunu yüzüme vurmadı; güneşin nuru, ışığı benim halime değmedi’ derse burada ayın ve güneşin kabahati yok. Kabahat kalp ve gözün önündeki perdedendir. Sen o perdeyi bir sıyır at bakalım, güneşi görmesen bile dahi güneşin kendi nurunu aksettirdiği ayın nurunu görürsün veyahut yıldızların nurunu görürsün.”

 

Evliya izame, Sâdât-ı Kirâm kendi nurunu Hazreti Peygamber’den alır. Onun için Resuli Ekrem (s.a.v): “Ashab-ı ke'n-nücûmi bieyyihim ıktedeytüm ihtedeytüm: Ashabım gökteki yıldızlar gibidir. Hangisine uyarsanız hidâyete erersiniz.”[1] buyurur. Hangi yıldız, yani o yıldızlar ki nurunu ışığını güneşten alan yıldızlar gibi. Resulullah (s.a.v) bunu o dönemde söylemiş. Yani bize gösteriyor ki, o dönemde her insan, tek başına bir yıldız, o da güneş gibi parlak, nurunu kendinden alabilirdi. Ama Resûlullah (s.a.v) yıldız demek suretiyle, yani yıldızlarında hakikat itibariyle kendilerine ait bir nuru yok. Nurlarını güneşten alıyorlar esasen. “Nurunu güneşten alan yıldız gibidir. Hangisinin izini takip ederseniz, hangisini izlerseniz, ‘ihtedeytüm’ siz bana ulaşacaksınız. Hangisinin izini takip ederseniz, o izler sizi muhakkak bana getirecek.” Onun için tasavvuftaki muhabbetin mebdei, başlangıcı, üstaddan başlar. Ondan sonraki iz Resûlullah’a (s.a.v)  intikal eder ondan sonra Rabbül Âlemine.

 

Allah Rasûlü her birimizden kendisinin yansımasını ister, yani her birimiz esasen “küllüküm rain ve küllüküm mesulün an raiyyetihi’l imamü rain….”[2] hadis-i şerifine binaen her birinizin esasen bir çobanlık vazifesi vardır. Yani benim hem başımı hem içimi hem düşüncemi hem eylemini yansıtacak, bu karakteri sergileyecek hem fiziki hem ruhani bir aktörlük sorumluluğunuz vardır. Sahnede bunları canlandırma mükellefiyetiniz vardır. Yani siz bulunduğunuz çevrede Allah Resulünün namaz nasıl kılardı, dış karakterini canlandırma, böyle bir rol mükellefiyetiniz vardır. Müslümansanız vardır. Bir de ruhi rol mükellefiyeti… Bu karakteri de sergileme mükellefiyetiniz var. Bir de düşünce bazında Peygamber (s.a.v) o rolü sergileme mükellefiyetiniz vardır. Bu üç sahayı sergileme mükellefiyetiniz vardır.

 

Hakiki bir müslüman Allah Rasûlü'nün bu karakterini canlandırdığı zaman, insanların fayda görmemesi, istifade etmemesi mümkün değildir.  Her müslüman bunu yapmakla mükelleftir. Adeta sahneye çıkacak, seyredenlerin gözü önünde Allah Rasûlü nasıl namaz kılardı, orucunu nasıl tutardı, şekli olarak; bir de ruhi karakter, düşünce karakterini benimseyip sergileyecek. Bunu yaptığı zaman müslümandan insanların istifade etmemesinin imkânı yoktur. Sahabe-i Kiram Hz. Peygamber’in (s.a.v) bütünüyle yani ruhi tarafının yansıması olduğu için mesela gelmişler aynı Allah Rasûlü gibi her birisi peygamberlik misyonunu ifa etme adına irşad etmişlerdir. Her birisi bu kimliğe bürünmüş. Çünkü Allah Rasûlü: “Her birinizde bu mükellefiyet, bu sorumluluk mevcuttur. Her biriniz adeta benim çobanlığım gibi bir çobanlık sorumluluğunuz vardır ve sizin riayetinizde sizinle temasta bulunan kardeşler, arkadaşlar, evlat iyal… Her biriniz sorumlusunuz. Çobanlık noktasında sorumlusunuz. Cenab-ı Allah bizlere müyesser etsin inşallah, hizmet müyesser etsin inşallah. Sahabe-i Kiram gibi, Sadat-ı Kiram gibi, Peygamber aleyhissalâtü vesselâm gibi… Şeytani karakterleri sergilemeye Allah fırsat vermesin. Çünkü insan ya şeytani bir karakter sergiler, yani onun rolüne bürünür, yani onun yeryüzündeki ruhaniyetini canlandıran bir varlık olur ya da Peygamber aleyhissalâtü vesselâmın hem fiziki hem ruhani yönünü canlandıran, onu temsil eden nurani bir varlık olur. Allah bizi o nurani varlıklardan eylesin. Ona azmetmek, gayret etmek lazım.

           

Bir beden nasıl ki hastalandığında ‘ben artık hastalanmayacağım’ lafı sizin vücudunuzdaki hastalığı tedavi etmekte çaresiz, fayda vermez. Nasıl ki bir el yaralandı, diyelim ki vücudun bir azası yaralandı, dışarıdan bir şey isabet etti. Laf nasıl ki onu tedavi etmezse, onun için öncelikle bir doktora gidilmesi,  doktorun verdiği ilaçlar ki ancak onun verdiği ilaçlarla tedavi olabilirsiniz. Tavsiye, nasihatleri neyse ancak o şekilde… Laf ile olmuyor ise aynen bunun gibi ruh ve kalbimiz hastalandığı zaman, yani haramlara meyil ettiğiniz zaman laf ile bu olmaz. Yani ‘ben bundan sonra Allah'ın nahoş gördüğü şu şeyleri yapmam’ demek onu tedavi ettirmez. Bir kere de bin kere de desek gene de geçmez. O tedavi metodu değildir.

 

Tedavi metodu Peygamber aleyhissalâtü vesselâmın ruhani varisi olan Sâdât-ı Kirâm’a gidip onların tavsiye-nasihat-tedavi metodları neyse, tedavi olmak suretiyle kalp ancak fayda görebilir. Yoksa laf ile bırakın kalbimizin fayda görmesi, laf ile vücudumuzun herhangi bir azası bile dahi tedavi ettirilmez. Onun için evliya izame, geçmişte o kadar âlim olmalarına rağmen, bilginin zirvesinde olmalarına rağmen, ruhani ve kalbi hastalıkları kendilerinde görünce gitmişler tasavvufa, o doktorların tedavisine girmişler. Bazen hastalanmamak için gidilir, sağlığı korumak için, sağlığımızı muhafaza etmek için… Çok iyi nezih bir insan, naif, saf, duru bir insandır ama bu saflığın duruluğun muhafaza edilmesi, sağlığın muhafazası için tasavvufa gidilir. Bazen bu hastalığın tedavisi bazen sağlığı korunmak ve muhafazası için gidilir.

 

 Resulullah (s.a.v)  “Hastalık gibi siz de alimü rabbanilerin sohbetlerine iştirak ederseniz, onların meclislerinde oturursanız; Allahu Teâla sizin kalbinize, o yaralı olan kalbiniz, hatta yaranın ötesinde artık ölmüş bir kalbiniz varsa, o tedavi edilir” der. Canlanır, hayat bulur, tedavi olmanın ötesinde adeta ölüyü diriltir. Çünkü ağızlarından dökülen söz diridir, onlarınki ölü sözler değil.

 

Seyda-i Tağî:  “Tasavvuftaki büyüklerin sohbeti kalbin birer mahsulü olduğu için, kalp ki sürekli coşar coşar Allah'a akan bir derya gibidir, o derya coştuğu zaman kalpten dışarı dökülen sözler; o suyun, o Allah'a akan nehrin, derya'nın, o duygularının yansıması olduğu için, diridir” der. “Diri olduğu için insan o an hayat bulur. Yani kalp canlanır, kalp hisseder, kalp muhip olur. Kalp kâmil insana hamil olur, hayat bulur.” der. Yani ölü olan o rahim canlanmaya başlar. Ama sözün bir kısmı da eğer sohbetteyse bir vaazın, vaazları bazen ölüdür, der. Çünkü akıl ve mantığın mahsulü onlarınki. Kalp değil… Allah muvaffakiyetler versin.

 

 

[1] Nahl,16

[2] Küllüküm rain ve küllüküm mesulün an raiyyetihi’l imamü rain ve mesulün an raiyyetihi verracülü rain fiy ehlihi ve mesulün an raiyyyetihi ve mer’etü raiyetün fiy beyti zevcihe ve mes’uletün an raiyyetihe vel hadimu rain fiy malı seyyidihi ve mesulün an raiyyetihi gale ve hasiptü en gad gale ve’rracülü rain fiy malı ebiyhi ve mesulün an raiyyetihi ve küllüküm rain ve mesulün an raiyyetihi.” 

İbn-i Ömer radyallahu anhüma’dan: Resulullah Efendimizden (s.a.v) işittim, buyurdu ki: her biriniz çobansınız ve her biriniz elinin altındakilerden mesuldür (sorumludur). Devlet adamları birer çobandır, elinin altındakilerden sorumludur. İnsan, bakmakla yükümlü olduklarının çobanıdır ve onlara bakmaktan sorumludur. Kadın kocasının evinin çobanıdır, koruması gerekenlerden sorumludur. Hizmetçiler efendisine ait malın çobanıdır, elinin altındakilerden sorumludur. İnsan babasına ait malın çobanıdır, elinin altındakilerden sorumludur. Hepiniz Çobansınız, eliniz altındakilerden mesulsünüz (sorumlusunuz). D.İ.B.Y. Sahihi Buhari; 3/40 


Günahta ısrar insanı nereye götürür?

20 Eyl, 2018 98
Günah işlemek; ilimden mahrum kalmaya, aklın noksanlaşmasına, rızıktan mahrumiyete sebep…

Tarikatımızın Şartları ve Adabı

20 Eyl, 2018 131
Aşağıda okuyacağınız tarikat şartları ile adabı, Mevlana Halid Şehrzuri’nin halifesi Şeyh…

İNSAN ÖNCE KENDİ KUSURLARINI GÖRMELİ

05 Eyl, 2018 335
Bismillahirrahmanirrahim. Elhamdülillahi Rabbil Âlemin. Vesselatü vesselamü ala seyyidina…

İNCE BİR AYRIM: KÜÇÜK VE BÜYÜK GÜNAHLAR

05 Eyl, 2018 134
Kur’ân ve sünnette kesin olarak haram kılınan, haklarında had cezası bildirilen veya…

KENDİ AYIBINI GÖREMEYİNCE

05 Eyl, 2018 139
Dört Hintli bir mescitte Allah’a ibadet için namaza durmuşlar, rükû ve sücuda…

Müjdeler olsun o kişiye ki nefsini esir etmiştir

17 Ağu, 2018 279
Bismillahirrahmanirrahim. Elhamdülillahi Rabbil Âlemin. Vesselatü vesselamü ala seyyidina…

Kurban Teslimiyettir

17 Ağu, 2018 97
Kurban Sadakattir. Kurban Kimin Kulu Olduğunu Bilmektir…

"Sin" "Şın"a girince

17 Ağu, 2018 163
Muhyiddin İbn-i Arabî Hz. XII ve XIII. yy da Endülüs ve Şam taraflarında yaşamış ve…
© 2017 Nurşin.com"Site içerisindeki Tüm Yazı Resim ve Medyaların Telif Hakları nurşin.com 'a aittir , izinsiz kopyalanamaz , çoğaltılamaz. "