SADAKA: ALLAH’A KARŞI SADIK OLMANIN İŞARETİ

“Hatemallâhu alâ kulûbihim ve alâ sem’ıhim, ve alâ ebsârihim gışâvetun, ve lehum azâbun azîm(azîmun)” (Bakara:7) Gözler körelmiş, kulaklar işitme duygusunu kaybetmiştir. İşitirler ama hakikati göremezler yani bir peygamberin, bir evliyanın söylediğini işitmezler.

Göz ve kulak birer menfezdir esasen. Nasıl ki akıl ve zekâ için göz bir menfez ise; hak, hakikat ve hikmetleri görme açısından kalp için de bir menfezdir. Kalp iki şeyin menfezidir. Biri akıl ve zekâ ki cismani olan bu âlemde yani madde âleminde neyin ne olduğunu görebilmek için akıl ve zekânın bir penceresi olduğu gibi kalbin de bir penceresi vardır. His, duygular ve kalp körelmiş. Akıl ve zekâ da körelmiş. Böyle insan göremez. Bazen adeta bir delillik ve cinnet hâli yaşar. Dolayısıyla insan, akıl ve mantığını kaybediyorsa kalbin fonksiyonunu da bazen kaybedebilir. Kaybettiği için Cenâb-ı Allah, gözü, kulakları mühürlemiş, kalbi de mühürlemiştir. Kalbin iki menfezi, iki penceresi var: göz ve kulak. Niçin? Çünkü “Fî kulûbihim maradun” (Bakara:10) “Kalplerinde adeta bir hastalık vardır.” Onların kalplerinde bir maraz vardır. Kalpten kastedilen bir et parçası değildir. Onlarda kalp hastalıkları vardır; ama fizikî bir kalp hastalığı değil. Manevi bir kalp hastalığı vardır. Kalp de insan için bir uzuvdur esasen, cevher-i latiftir, şeffaftır; görünmez. Ama insan ruhunun bir merkezidir. Fizikî bedende kalp, hayatî olarak ne ifade ediyorsa, ruh için de kalp o cevher-i latifi ifade eder. Merkezdir.

İfade noktası herkes için geçerli değildir. Sahabe-i Kirâm’ın, Hz. Peygambere (a.s) his ve duyguları, aşk ve sevgileri bu seviyede idi. Hem de O’nu (s.a.v) görür görmez. Herkes için geçerli değil; ama ekseriyet itibariyle gördüklerinde -Allahu Teâlâ’nın da bu manada muradı varsa- birdenbire o derin his onlarda hasıl olurdu. Hz. Peygamberin (a.s) yoğun aşkı etrafına sirayet ederdi. Allah Resulü’nün (s.a.v) eylemi, hâl ve hareketi hatta su içmesi de ashaba sirayet ederdi. Allah Resulü’nün (s.a.v) dokunduğu her şey, onlar için kıymet arz ederdi. Tabii ki bunu his sahibi insanlar bilebilir. His sahibi olmayan insan bunları yanlış anlayabilir. Mecazî aşkta da böyledir. Sahabe-i Kirâm’ın Hz. Peygambere (a.s) karşı duydukları aşırı muhabbet, yani ona karşı olan hürmet, saygı, sevgi, aşk ve muhabbet veya bir müridin üstadına, evliyaya karşı duyduğu his, duygu ve duygusundan kaynaklanan aşırı muhabbet, aşırı muhabbetten dolayı aşırı ihlas, aşırı sevgi hâlini his sahibi olmayan insan bilemez, anlayamaz. Mecazî manada bir sevgilinin bir sevgiliye aldığı bir hediyeyi, bir ipi bile kendi eliyle saklar. Esasen hiçbir kıymeti olmaz fakat sevgiliden geldiği için o hediye adeta onun için her şeyden kıymetlidir. His sahibi olmayan insan onu anlayamaz. Allah Resul’ünden (s.a.v) gelen bir ip parçası ashap için en değerli varlık hâline gelir, bir mana kazanırdı. İslam budur esasen. İslam’da manasız bir ruh o yoktur. Ruhsuz bir namaz yoktur İslamiyet’te. Ruhsuz bir namaz ölüdür, ruhsuz bir oruç ölüdür. Ruhsuz bir hayat içinde İslam varsa içinde eylem vardır; ama içi ruhsuzdur. İçinde İslam, inanç var; Allah'ın hoşnut olduğu emirleri yerine getirir. İnsanları kandırmazsınız, yalan söylemezsiniz. Allah'ın hoşnut olduğu şeylerle uğraşıyorsunuz ama bunların içinde his yoksa, zorlama ile yapıyorsanız bir yere kadar yaparsınız; ondan sonra gidemezsiniz. İnsanlığın bu manada ilerleyebilmesi için adeta sevgiliden gelen bir ipin bile onun en değerli varlığı olması gerekir. Cenâb-ı Allah'tan, Allah Resulünden (s.a.v) bir emir geldiği zaman en değerli şeydir. Başınızı örtün denildiği zaman zahiri olarak bir bezdir. Ama his olunca bu emir, en değerli şey hâline gelir. Mesele histir. His olunca iş çok rahat olur, hatta tat alır. İnsan sevgilisinden gelen ipi eline alır, onun için çok mutluluk vericidir. Hatta onun için altın ve elmastan daha kıymetlidir eğer gerçekten seviyorsa. Kendisinden bir parça gelirse çok daha kıymetlidir. Mesela kendisinden ona karşı bir selam veya “Senin yaptığın hâl ve hareketten dolayı senden memnunum.” şeklinde bir memnuniyet gelse çok daha kıymetlidir. Bu memnuniyetin sevgilinin memnuniyeti olduğunu biliyorsa onun için artık dünyada başka hiçbir şey kalmamıştır. Başaracak her şeyi başarmıştır. Buradaki diğer dünyevi başarılar onun için bir mana ifade etmez. His sahibi olmayan bir insan ashabı da anlayamaz. Akıl kıstaslarına göre bakıldığında sahabenin yaptıkları akıl kıstaslarına uymaz yani dünyevi kıstaslara uymamaktadır. Bir insan hayatı boyunca çalışarak malını biriktirecek sonra Hz. Peygamber (a.s) “Filan yerde irşad var gidin onu yerine getirin.” dediğinde hiç tereddüt etmeksizin seve seve bu işin içerisinde “Peygamberimin adı var.” diyerek bütün birikimini bırakıp gitmesi dünyevi kıstaslara, akla uymamaktadır. Aynı şekilde aileyi de bırakıp irşada giderlerdi. O durumda Allah Resul'ünü (s.a.v) tercih ederlerdi, bu zaten imanın bir gereğidir. Allah ve Allah Resul'ünü (s.a.v) her şeyden daha öte sevmek. O’nun (s.a.v) her şeyden daha önemli olması lazım; mal, mülk, evlattan daha öte olması lazım.

Müjdeler olsun inanıp bu inancında samimi olan insana. Samimilik sadece akıl ve mantığın kıstaslarından oluşmaz. Gerçekten Allah ve Resulünü (s.a.v) seviyor musunuz? Resulullah’ı (s.a.v) sevmekten kaynaklanan Ashab-ı Kirâm’ı seviyor musunuz? Peki Allah’ı nasıl seveceksiniz?  

Kuran’ı Allah Teâlâ direkt gönderebilirdi. O dönemin insanlarına baktığımızda herkes Arapçayı çok iyi biliyordu, dil olarak zirvedeydi Arapça. Ama zahiri olarak iyi bilebilirlerdi; Kuran'ın hakikatini öğrenemezlerdi. Bir peygambere ihtiyaç vardı, aksi takdirde herkes hislerine göre inceleyecek, hislerine müracaat edecekti.  Herkesin bu manadaki his ve duygusu ayrıdır. Onun için peygamber gelmiştir. Peygamberlerin bir vazifesi de mürebbiyeliktir, tebliğ etmektir. Fakat okunan şeyler görünmüyor, Allahu Teâlâ mucizeler de gösteriyor. Kalb ise ayrı bir meseledir. Televizyonda da mucizelere şahit olabilirsiniz. Gerçek midir, değil midir bilemeyiz. Hakikatte vuku bulmuş mudur bilemeyiz. İnsan pek çok şeye şahit olur; fakat insanın kalbinde hastalık varsa insan için pek bir şey ifade etmez. O an Allah’ı anlatıyor, sonra bitiyor.  His körelmesi hastalıktan kaynaklanır. Cenâb-ı Allah, insanın içinden Hz. Peygamberi (a.s) ve Hz. Peygamberi (a.s) yansıtan evliyaları gönderiyor. İnsana verdiği değere binaen. Allahu Teâlâ’ya direkt bakmak insanın kuvveti dışında bir şeydir. Güneşe de insan direkt bakamaz. Çünkü insanın buna kuvveti yoktur. Hz. Musa (a.s): “Ya Rabbî! Seni görmek istiyorum.” dedi. Onu görüyordu; fakat gözleri de görsün istedi, fiziken bedenen yani. Allahu Teâlâ dedi ki “Senin kuvvetin buna yetmez. Ben seni o şekilde yaratmadım.” Biraz ısrar edince Allahu Teâlâ “Dağa bak, ancak dağ benim nurumu yansıtabilir.” dedi. Allah oraya tecelli etti. Dağ paramparça oldu. Bu manada Rabbü’l Âlemin “Fizikî bu âlemdeki yerlere sığmam, ama insan içerisinde bir kalp var. Muhakkak ki oraya sığarım.” buyurmuştur. Çünkü kalp madde âlemine ait olmadığı, mana âlemine ait olduğu için Allah oraya sığarım, diyor. Tasavvufta da öyledir.  Bu zevatlar, mürşidleri görme suretiyle Cenâb-ı Allah’ı yansıtan bir ayna olmaları açısından Allah’ın muhabbetini oradan alırlar, Allah’a çok muhip olurlar. Dolayısıyla orada hayranlık ve derinlik meydana gelir. Seyda-i Tağî (k.s) “Bu derinlik bir yerden sonra Hz. Peygamberin (a.s) sevgisine ondan da Cenâb-ı Allah’ın sevgisine ulaştırır.” buyurur. Yol bu şekildedir. Ashab-ı Kirâm, Hz. Peygamberin (a.s) sevgisinde derinleşmiş, onda fani olmuştur; son olarak Cenâb-ı Allah’ın sevgisine ve rızasına varmışlardır. Cenâb-ı Allah bizlere de nasip etsin inşallah.

Tatilde ihmal etmeyin. Dünya hayatı öyle bir hayattır ki insan bazen kaptırıp gidebiliyor. Hakikaten de öyledir. Bir bakmışsınız ki insanoğlu hislerden uzaklaşmıştır. Uzaklaştığı zaman aklı ve inancı ona pek bir fayda vermez. Kalpte duygularını kaybetmemesi lazım, rabıtalarınız çok önemli.

Hayat sadece dünyadan ibaret değildir. Burası çalışma yeridir; mükafat, sefahat yeri dünya değildir, ahirettir. Ahirette ise ibadet yoktur, namaz yoktur, oruç yoktur. Allah ahirette ibadet ü taati kabul etmeyecektir. Allah sadece dünyada emretmiştir. Ahirette yasaklama kavramı diye bir şey yoktur. O sadece bu dünya için geçerlidir. Orada insan ne arzu ediyorsa Allah gerçekleştirecektir. Ahirette insanın içindeki kötü duygu ve dürtüler yoktur. Sürekli tat ve lezzet alma vardır. Biz buraya geldik inşallah kendimizi temizleyeceğiz.  

Namaz farz, oruç farzdır. Allah için yapıyoruz, deseniz de esasen Allah için değildir. Her insan kendisi için yapıyor. Hatta bir hadiste Allahu Teâlâ’nın kuluna şöyle soracağı ifade edilir: “Kulum sen benim için ne yaptın?” O da diyecek ki “Ya Rabbî! Ben senin için namaz kıldım.” “Hayır o, kendin içindi. Benim için ne yaptın?” Bu manada bol bol hasenat yapmak lazım; yani amel, hasenat. Hususen oruç farz olduğu gibi, namaz farz olduğu gibi, zekât da farzdır. 40'ta biri zekât olarak verilir. İşlettiği para bir seneyi geçtiğinde esasen başkasının parasını işletmiş, kazancını oradan kazanmıştır. O malını kirletir ve haramdır. Bir sene geçtikten sonra o parayı işletiyorsa; o, 40'ta bir haram olur. O para, o sermaye ticarî şeylerde kullanılıyor ve orada başka paralara da karışıyor ise malın bütününü kirletiyor. Onu yutuyorsanız, o yuttuğunuz şey diretkmen maneviyatınıza da sirayet eder. Bir seneyi geçirmemek lazım. İki sene üç sene borç varsa ödemek lazım ve Allah’tan “Ya Rabbî! Biz zulmettik. Başkasının hakkını gasp ettik, vermedik. Sen başkasının hakkını bize emanet vermiştin, biz o emanete hıyanet ettik. Ya Rabbî! Biz tamahkarlık yaptık. Başkalarının hakkına göz diktik.” diye tövbe istiğfarda bulunmak lazım. Zekât, zaten tezkiye, arınma manasındadır. Batıda genellikle bir âdet hâline getirilmiş ramazanda veriliyor. Ramazan ayı daha hayırlı bir aydır. İnsanın kazası varsa, kazasını öncelikle yapacak. Şafi mezhebinde kazası olan bir insanın sünnet kılması haramdır. Yapamaz. Hanefi mezhebinde yapabilir ama tercih meselesinde kazaya öncelik verecek. Teravih bile dahi önce kazaya niyetlenir. Şafii ise zaten teravih dahi kılamaz. Hanefi kılabilir ama hangisi tercih edilmeli, kaza tercih edilmelidir inşallah.

Zekâtta belli yedi sınıf insan vardır bunlardan bir tanesi fakir, bir tanesi yolda kalmış zengindir, zekât verilebilir. Miskine verilebilir. Bir insan yeni Müslüman olmuş zengindir ama İslam’a ısınması için ona zekât verilebilir. Bunlar tercih meselesidir. Bir de ilim ehli olan medrese talebelerine verilir. Ben verirken medrese talebelerine veriyorum; çünkü diğerlerindeki kriterleri taşıyan insanları bu zamanda bulmak biraz zor.  Ya da fakirin tanımında fakir bulmak çok zordur. Bize göre fakirdir ama kitabın bahsettiği fakir olmayabilir. Miskin hakeza öyle bulunamıyor, yolda kalmış da bulunamıyor. Yolda kaldım diyor, fakat araştırınca yalan çıkabiliyor. Yeni Müslüman olmuş zengini bulmak zor. Bunları da araştırmakla insan mükelleftir; fakat talebe medresede okuyorsa kâfidir. Çünkü o sorumluluk, mesuliyet insan için var.  Zekâta bu manada hassasiyet göstermeniz lazım. Çıkış yolu medrese talebesine vermek. Medrese talebesi adeta bir ülkenin hava sahası gibi. Allah muvaffakiyetler versin inşallah.

Her Müslümana ramazan orucu, hac, namaz farz olduğu gibi zekât da farzdır; ciddi önemli bir meseledir. Allah size 82 gr altın vermişse, veyahut ticari anlamda mal mülk varsa, bir gelir kaynağınız varsa senenin sonunda 40’ta birini ödemeniz gerekir. Oturduğunuz evde sıkıntı yok; fakat satmak niyetiyle aldığınız evde zekât olur. Ticarî yani alıp satma niyetiyle aldıklarınız bir senin sonunda sizde kalıyorsa 40’ta biri sizin değildir. Kuran’da zekât düşen 7 sınıftan birinin hakkıdır esasen. O bir seneyi geciktirdiğiniz her gününün her saatinde başkasının hakkını gasp ettiğiniz için Allah haram diyor. Dolayısıyla o parayı yiyorsanız haramdır ve malınızın tümünü kirletiyorsunuz. Zekât arındırmak demektir, malı çoluk çocuğu zehirlememek manasındadır. Şu şartlarda 7 sınıf insan zor. Kim fakir kim değil tam bilinemiyor. Sadaka da verebilirsiniz, zengine de verebilirsiniz. Allah bunu size sormaz. Allah için o zengini sevdiğinizden dolayı sadaka niyetiyle yemek verebilirsiniz, elbise verebilirsiniz o da bir sadaka olur. Ama fakire vermek daha sevaptır ihtiyacını giderdiğiniz için. Zekâtta sorumluluk vardır, araştıracaksınız. Onun için medrese benim için daha isabetli; çünkü talebe okuyor, onun için şart odur zaten. Medrese talebesine vermenin hayrı da daha çoktur. Bu manada zekâtın sorumluluğundan daha rahat kurtulunur. Diğerlerinde araştırma mesuliyeti vardır. Kefaret, fidye varsa onu da hakeza medreseye verebilirsiniz.

Zekâtla yetinmemek lazım zaten sizin malınız değil, başkasının malını tutuyorsunuz esasen. Sadaka ise zekâtın dışında yapılandır ve sizin sadık olduğunuzu gösterir. Allah’a karşı sadık olduğunuzun göstergesidir. “Ya Rabbî! Sana karşı sevgimdeki sadakati gösteriyorum.” demektir. Kendi malınızdan yani geriye kalan 39’undan vereceksiniz. İnsan malıyla sınanır. “Ya Rabbî! Ben seni tercih ediyorum. Madem sen vermemden hoşnut oluyorsun, sana feda olsun!” demektir. Allah’a sadık bir kul olduğunuzun tasdiknamesidir. Sadaka oradan gelir, sadakat gösteriyor manasındadır. Sadakat tasdikname, çünkü cennet hayatına canla malla fedakârlık yapmakla gidilir. Çünkü malla insan sınanır.  Can ve malla hizmet gerekir. Sadece canla, yani namaz kılıp, oruç tutmak değildir İslamiyet. Bu işin yarısıdır, bir de mal noktasını Allah istemektedir.

Siz, Hz. Ebu Bekir’in (r.a) meşrebindesiniz inşallah. Hz. Ömer (r.a): “Peygamber (a.s) bir gün bizi çağırdı ve gelin bu hayra ortak olun, dedi. Herkes hayırda yarışıyordu. Hz. Ebubekir Sıddık’ı (r.a) geçemiyorduk. Bu sefer onu geçeceğim, dedim. Kendi kendime onun malının yüzde 40’ını getireceğini hesapladım. Ben de malımın yarısını getirdim. Resulü Ekrem (a.s) dua etti. Hz. Osman (r.a) geldi 100 deve getirdi. Resulü Ekrem (s.a.v) tebessüm edince tebessümüne çok sevinerek gidip 100 daha getirdi. Tekrar tebessüm edince tekrar 100 daha getirdi.” O zaman için en kıymetli vasıta deve, şimdiki en son model araba neyse odur. 300 tane Mercedes. “Resulü Ekrem (s.a.v) Hz. Osman’a ‘Bundan sonra sana haramların zarar vereceğini sanmam, yani cehenneme gitmeyeceksin inşallah.’ dedi. Ondaki hissiyatına binaen.  Hz. Ali (r.a) de getirdi. Hz. Ebu Bekir (r.a) geldi ve malının hepsini getirdi. Resulullah (s.a.v) onu görünce “Eve de bıraktın değil mi?” diye sordu. Hz. Ebu Bekir (r.a) “Ya Resulullah! Onlara Allah ve Resulünü (s.a.v) bıraktım sadece. Çünkü Allah ve Resulü (s.a.v) bize kâfidir.” Allah Resulü (s.a.v) hepsini istememişti, ölçülü bir şekilde. “Allah müminlerden mallarını ve canlarını, kendilerine cennet karşılığında satın almıştır.” (Tevbe:111) “Allah’ın ahlakıyla ahlaklanın.” Allah size nasıl ihsanda bulunuyorsa siz de O’nun ahlakıyla ahlaklanın ve hasenat ve sadaka noktasında ehl-i ihsan olun. Rabbü’l alemin muvaffakiyet versin.

İnsanoğlunun günün 24 saatinde dünya rabıtası vardır. Dünyayla devamlı irtibat içerisindedir. Malı mülkü, çoluk çocuğu, işi vs sürekli düşünür. Kalbine bunları misafir eder. Bunları misafir etmekle bunlar kalbine girmiştir. Dünya kalbine nüfuz etmiştir. Zorlanmadan kalbinde o düşüncelerin rabıtası kurulur. Sevmek lazım mürşidi. Sevdikten sonra rabıta biraz daha hassaslaşır.

Ve sallallahu aleyhi vesellem.

ŞEMSEDDİN HABÎBULLAH MİRZA MAZHAR CÂN-I CÂNÂN HAZRETLERİ - HATIRAT

EVLİYAYA HÜRMET

Mazhar Cân-ı Cânân’ın (k.s), Hindistan’dan Osmanlı coğrafyasına tesir ve hizmet edecek muhterem halifesi Seyyid Abdullah-ı Dehlevî Hazretleri mürşidi ile bir hatırasını şöyle anlatır: “Bir gün Mazhar Cân-ı Cânân Hazretlerinin sohbetinde bulunuyordum. İhtiyar bir adam gelip ‘Şeyhin şöhreti Rahmanî mi, yoksa değil mi? Onu anlamaya geldim.’ dedi. Bu küstahça söz karşısında, Mazhar Cân-ı Cânân (k.s) son derece müteessir oldu ve öfkelenerek o ihtiyara, keskin bir bakışla baktı. O esnada ihtiyar yere düşüp çırpınmaya başladı. Sonra ‘Tövbe ettim. Allah için beni affet.’ diye yalvardı. Mazhar Cân-ı Cânân (k.s), Allahu Teâlâ’nın ismi araya girince, kalktı ve ihtiyarın kolundan tutarak kaldırdı. İhtiyar hemen düzeldi.” 

 DÜNYA METÂI PEK AZDIR

Mazhar Cân-ı Cânân (k.s) kemâl derecede zühd ve tevekkül sahibiydi. Dünyadan ve dünyaya düşkün olanlardan son derece sakınırdı. Kendisine verilmek istenen hediyeleri kabul etmezdi. Kabul ettiği çok nadir olurdu. Zamanın padişahı Muhammed Şah, veziri Kameruddîn Han ile Mirza Cân-ı Cânân'a (k.s) haber gönderip şöyle dedi: “Allahu Teâlâ bize öyle bir mülk verdi ki, hatırlarından her ne geçerse hediye olarak göndeririz, yeter ki istesinler.” Mazhar Cân-ı Cânân (k.s) bu teklif üzerine şu cevabı verdi: “Allahu Teâlâ Kur’an-ı Kerim’de mealen; ‘...Onlara şöyle de; dünyanın metâı pek azdır...’ (Nisâ:77) buyurarak dünyanın yedi iklimindeki mal ve mülkün az bir şey olduğunu bildirdi. Az bir şey olan bu yedi iklimden biri de Hindistan olup, o da senin elinde bulunmaktadır. Bunun kıymeti nedir ki? Büyüklerin himmetinin esası ise, ondan uzak durmaktır.”

Yine o havalinin devlet adamlarından biri, Mazhar Cân-ı Cânân (k.s) için bir dergâh yaptırdı ve bütün dervişlerin ihtiyacını da karşılayacağını bildirerek kabul etmeleri için arz etti. Fakat Mazhar Cân-ı Cânân (k.s) kabul etmedi ve “Bizim için her yer birdir. Allahu Teâlâ’nın indinde herkesin rızkı takdir edilmiştir. Vakti gelince herkes rızkına kavuşur. Dervişlerin hazinesi sabır ve kanaat olup, bu kâfidir.” buyurdu.

HAKİKÎ İLAÇ

Mazhar Cân-ı Cânân Hazretleri, talebe ve halifelerine mektuplar göndererek onların meselelerini nasıl çözebileceklerine dair yardımcı olurdu. Ele geçen mektuplar birer ışık olup akıl ve kalpleri aydınlatır, müşküller ortadan kolayca kalkardı. Onun bu mektuplarından seksen yedisi ve melfûzâtı (sözleri), Kelimât-ı Tayyibât isimli kitapta yer almaktadır. Mektuplarından biri şu mübarek sözlerini içerir:

“Kardeşim; zamanımız talebesinin zayıflığından; evliyalık, keşf ve keramet istediklerinden ve birinci asrı göz önünde tutmadıklarından bahseden mektubunuz geldi. Biliniz ki, başka şeyhlere meyli olan sefihleri, akılsız kimseleri talebe edinmeye lüzum yoktur. Akıllı ve muhlis kimselerden, bu işe talip olanları kabul etmelidir. Üzülmeyiniz. Allahu Teâlâ hakiki hâkimdir. Âl-i İmran suresi 31. ayetinde mealen “Ey Habibim! Onlara de ki, eğer Allah'ı seviyorsanız, bana tâbi olunuz. Allah da sizi sever.” buyurarak, bütün yollardaki saliklerin, talebelerin maksadı olan Allahu Teâlâ’nın sevgisini ve rızasını kazanmayı, Peygamber Efendimize (s.a.v) tâbi olmaya bağlı kıldı. O mütehassıs doktor, kulları gaflet ve günah hastalıklarından kurtarmak için, ilaç ve perhiz yerinde olan emir ve yasakları gönderdi. Bu reçeteyi tatbik edip uygun ilaçları alan, perhize riayet eden sıhhat ve şifa bulur. Kaçınan kendini ziyan ve telef etmiş olur.

Bu reçetenin bir sureti, bir de hakikati vardır. Sureti ile avam Müslümanları hareket eder. Bu da, itikadını düzelttikten sonra kitap ve sünnete uygun olarak amel edip emir ve yasaklara uymakla olur. Karşılığı da Cennet'in nimetleri ve Cehennem'den kurtulmaktır. Hakikati ise havassa, seçkinlere mahsus olup kalplerin nurlanması, parlaması ve nefslerin tezkiyesi, temizlenmesidir. Bunda bildirilmiş olan suret bulunmakla beraber, riyazet ve müşahedelerde de vardır. Burada ele geçen, tecelli ve keşflerdir. Surete iman ve İslam; hakikate ise ihsan denir. Nitekim hadis-i şerifte ‘İhsan; Rabb’ine, onu görür gibi ibadet etmendir.’ buyruldu. Hakikatsiz suret, derideki hastalıklara çare bulmada, çıban ve yaralar üzerine konulan merhem ve ilaçlar gibidir. Yarayı iyileştirir, çıbanı geçirir. Elbette faydasız değildir. Hakikatin ise, suretsiz hiç faydası yoktur. Belki o hakikat değil, mekr-i ilâhîdir. Bundan Allahu Teâlâ’ya sığınırız.

Hakikat; temizlemek, yani hastalıklı, mikroplu, bozuk maddeleri çıkarıp atmak gibidir. Çünkü yerinde kalırlarsa, yine hasta edebilirler. Tam sıhhate kavuşmak, büsbütün şifa bulmak, bu iki tedavinin birlikte yapılmasıyla olur. Bu açıklamadan, Peygamber Efendimizin (s.a.v) tedavisinin, Ashab-ı Kirâm’ın tabiatlarında nasıl sıhhat ve şifa tesirleri yaptığı kolaylıkla anlaşılabilir. Muhakkak ki o tedavi ve ilaç; Allahu Teâlâ’yı çok sevmek, bütün gayretiyle Resûlullah'a (s.a.v) tâbi olmak, taat ve ibadetlerden lezzet duymak ve günahları çirkin görüp nefret etmekten başkası değildi. Bu da onlarda kalblerin huzuru ve nefslerin temizlenmesi tesirini yapıyordu. Resûl-i Ekrem’in (s.a.v) bereketli sohbeti ve İslamiyet reçetesinin tatbiki ile bu mertebelere pek kısa zamanda, belki bir anda kavuşuyorlardı. Onlar, daha sonraki asırlarda söylenen zevk ve vecdlerden ziyade, suret ve hakikate son derece riayet ve ihtimam gösterip, hakikati koruyan sureti muhafaza edip, keşf ve keramete itina göstermediler. Bunları kemâlin, olgunluğun icap ve şartlarından saymadılar.

O hâlde; tam sıhhate kavuşmak yani Muhammedî nisbet isteyen bir talip, Resûlullah'ın (s.a.v) sünnetine uymayı, bütün riyazet ve mücahedelerden üstün ve buna ait olan nur ve bereketleri, bütün feyzlerden efdal bilmelidir. Bütün zevk ve vecdleri, bâtın cemiyyeti ve devamlı huzur yanında değer vermemelidir. Bu öz ve hakikatlerin elde edilmesine sebep olan büyüğü, Resûlullah Efendimizin (s.a.v) vekili bilmeli, ona canla başla hizmet edip bu yolda, çocuklar gibi, ele geçen ceviz gibi şeylerle, tatlı olsa da, yetinmemelidir.

Hadis-i şerifi ve fıkıh bilgilerini öğreniniz. Âlimlerin sohbetine devam ediniz. Amellerinizi Allahu Teâlâ’nın habibi olan Peygamber Efendimize (s.a.v) ittiba, uymak niyetiyle yapınız.” (21'inci mektup)

SEVGİLİDE FÂNİ OLMAK

Cânı kim cânânı içün sevse cânânın sever

Cânı içün kim ki cânânın sever cânın sever

                                                       Fuzulî

Mürşid-i kâmiller; kalbin terakkisinde muvaffak olmuş, hakikati bulmuş ve bu hakikatten insanların kalplerine damla damla akıtmayı kutsî bir vazife telakki etmiş birer peygamber varisidirler. Onlar; Hakk’a varmak isteyene bir köprü, aşkı bulmak isteyene bir rehber, yolu görmek isteyene birer ışıktırlar. Yine onlar, kendilerinden öncekilerle halka halka bağlanarak Peygamber Efendimize (s.a.v) varan bir zincir gibidir. Bu manada tasavvuf, kişiyi Rabb’ine yakınlaştıran manevi bir ilimdir.

Sevgi ve tevazu ile mürşidine tâbi olan mürid çok kısa zamanda muradına vasıl olur. Ancak bu visalin (kavuşmanın) gerçekleşebilmesi için müridin sevgisini teslimiyet ile kemale erdirmesi gerekir. Tasavvuf büyükleri bu hâli “Mürid mürşidinin elinde ölü yıkayıcısının elindeki ölü gibi olmalıdır.” şeklinde dile getirmişlerdir

Seyyid Sıbgatullah-i Arvasî Hazretlerinin bir müridi; daha evvel zahiri ilimlerde ders aldığı, kendisine çokça emeği geçen ancak münkir olan hocası ile irtibatını korumak istediğini belirtti ve mürşidinden izin istedi. Ancak Seyyid Sıbgatullah-i Arvasî Hazretleri müridine alakasını kesmesini gerektiğini bildirdi. Müridine aklî ve naklî deliller gösterdi, öyle ki bu deliller Sahabe-i Kiram’a kadar ulaştı. Bu kıssaya istinaden mürid tüm dikkatini şeyhinin iradesine yöneltmeli, başkalarını nazar-ı itibara almamalı; şeyhinin hareketlerinde, sözlerinde, sıfatlarında ve zâtında fani olmalı, kendini kaybetmelidir. Çünkü tasavvuf büyükleri “Fenafişşeyh (müridin kendisini şeyhinde yok etmesi) fenafillahın ilk adımıdır.” buyurmuşlardır. Nitekim Zümer suresi 54. ayetinde “Rabbinize ulaştıran bir vekil bulun ve ona tam teslim olun.” emredilmiştir.

Tarihte yaşamış hangi büyük zâta bakarsanız bakın bir mürşid-i kâmile bağlı olduğunu görürsünüz. Seyda-i Tağî Hazretleri “İnsanın kalbi neyle beslenmişse, maşuku kimse, kim ağır basıyorsa; yarın ahirette kalbindeki şey onun dostu olur. Dostunun yeri neresi ise o da orada olur.” buyurmuştur. Bizlere de Allah dostu,  peygamber varisi olan mürşid-i kâmillere dost olabilmek ve dost kalabilmenin nasip olması duası ile…

 

Kaynak: Âdâb-ı Fethullah

Hazret ’in (k.s)  Nasihati

30 Haz, 2017 112
Birinci Dünya Savaşı bitmiş, ülke yaralarını sarmaya çalışıyordu. Ailesi ve talebeleri…

Ehl-i Bidat’ı Ehl-i Sünnet’ten ayıran temel özellikler nelerdir?

30 Haz, 2017 126
 1-Nasların (ayet ve hadislerin) ruhuna ve İslam’ın temel yönelişlerine vakıf olmamak.…

AMAÇ MARİFET-İ İLAHİYİ TAHSİL ETMEKTİR

31 May, 2017 350
Bismillahirrrahmanirrahim. Elhamdülillahi Rabbü’l âlemin. Vesselatü vesselamü ala…

SIBGATULLAH: ALLAH’IN BOYASI İLE BOYANMA

31 May, 2017 172
Tasavvuf, fiziksel dünyanın ötesinde metafizik bir âlemi ve insanın zahirinden çok…

BİR MÜRİD BİR EDEB

31 May, 2017 182
“Tarikat ehli rengârenktir. Seyirleriyle makamları değişiktir. Bazıları celal, bazıları…

MUSİBETLERİN ARDINDAKİ SIRLARI GÖRMEK

09 May, 2017 453
Bismillahirrrahmanirrahim. Elhamdülillahi Rabbül âlemin. Vesselatü vesselamü ala…

Hadislerle Berat Kandili

09 May, 2017 260
Rasulullah Efendimiz (s.a.v) şöyle buyurmuşlardır:

Salâvat-ı Şerife Getirmenin Fazileti

09 May, 2017 145
Bilindiği üzere Efendimiz (s.a.v) Hazretleri’nin adı anıldığında duyan her Müslüman’ın…
© 2017 Nurşin.com"Site içerisindeki Tüm Yazı Resim ve Medyaların Telif Hakları nurşin.com 'a aittir , izinsiz kopyalanamaz , çoğaltılamaz. "