GECE İBADETİNİN FAZİLETİ

 Bir ayet-i kerimede Allahu Teala şöyle buyurmuştur:

     ‘ Hani o zaman Allah, kendi tarafından gelen bir emniyet işareti olarak, sizi hafif bir uykuya daldırmıştır. Sizi maddi ve manevi kirlerden temizlemek ve sizden şeytanın vesveselerini gidermek, kalbinizi pekiştirmek ve sebatınızı artırmak için, size gökten su indirmişti.’[1]

         Bu ayet-i kerime Bedir savaşının yapılacağı gün nazil olmuştur. O zaman Müslümanlar, ilk karargâhlarını bir kum yığının yanına kurmuşlardı. Kendileri ve hayvanları kumun içinde zorla adım atabiliyorlardı. Müşrikler ise daha önce davranarak Büyük Bedir kuyularını ele geçirip karargâh kurmuşlardı. Müslümanlar, bir kısmı abdestsiz, bir kısmı da cünüp olarak sabaha çıktı. Şiddetli bir su sıkıntısı baş gösterdi. Bu arada şeytan da durmadan: ‘Siz kendinizin hak üzere olduğunuzu zannediyorsunuz. Hem Allah’ın peygamberi de aranızda bulunuyor. Kâfirler su kuyularına hâkim durumdalar. Siz ise abdestsiz ve cünüp olarak namaz kılmak zorunda kalıyorsunuz!’diye vesvese veriyordu. Bunun üzerine Allahu Teâlâ, gökten öyle bir yağmur indirdi ki; vadiler su ile dolup taştı. Müslümanlar ondan içtiler, yıkandılar, abdest aldılar, hayvanlarını suladılar ve kaplarını doldurdular. Yerdeki kum, suyu çekip ayakların kaymayacağı bir hale geldi. Allahu Teâlâ, bu durumu şöyle ifade etmiştir:

        ‘Allah, ayaklarınız sabit olsun (kaymasın) diye yağmuru indirdi. O vakit Rabbin melekler: ‘ ben sizinle beraberim. Hemen mü’minlere (yardım edip, zafer ilham ederek) sebat verin!’diye vahye diyordu.’[2]

         Allahu Teâlâ, meleklerle mü’minlere yardımda bulundu ve müşriklere galib geldiler.

        Kuran’daki bütün ayetlerin bir zahiri, bir de batını manası, bir haddi(sınır), bir de matlaı’(anlayış noktası) vardır. Allahu Teâlâ Bedir harbinde, bu hafif uykuyu, Ashab-ı Kiram için bir rahmet ve emniyet yaptığı gibi; bu tür bir uyku, mü’minler için de bir rahmet durumundadır.

          Böyle, manevi sekinet getiren hafif uyku, müritler için, dünyada acilen verilmiş ilahi bir nasiptir. O, müritlerin kalpleri için nefsin etki ve çekişmelerine karşı bir emniyettir. Çünkü nefis, uyku ile rahatlık bulmakta, yorgunluk ve sıkıntılardan kurtularak şikâyet etmemektedir. Nefsin yorgunluk ve sıkıntı içindeki şikâyetinden kalb rahatsız olup karışmaktadır.

        Allahu Teâlâ insanı yaratırken belirli bir düzen içinde yaratmıştır. Bedenin rahatlığı için sekiz saat uyumak gerekir. Mürit bu sekiz saatin ikisini gündüz, altısını gece uyumalıdır. Ancak gecelerin uzunluk ve kısalığına göre bu uyku saatleri değiştirilebilir. Sağlam bir irade ve güzel niyetle bu uyku saatleri daha aşağı çekilebilir. Bu yavaş yavaş yapılarak alışkanlık haline getirirse bünyeye zararı olmaz.

         Uykunun tabiatında soğukluk ve rutubet vardır, bu ceset ve dimağa fayda verir. Eğer uyku sekiz saten aşağı düşerse; dimağa zarar verir, bedenin sıkıntıya düşmesinden korkulur. Fakat uykunun yerini, kalpteki manevi neşe ve Allahu Teâlâ ile ünsiyet alırsa, uykunun azlığı insana zarar vermez. Kalb deki manevi neşenin etkisiyle uzun geceler kısalır.

         Dostla geçen sene, bir saniye gibidir;

         Onsuz geçen bir saniye,  bir seneye denktir.

 

         İlahi aşk da böyle olmalıdır. Allah dostları gece namazından büyük manevi tad aldıklarından onlar için uykusuz kalmak mühim değildir. Ali b. Bekkar’ın şöyle dediği nakledilmiştir: ‘ Kırk senedir beni üzen tek şey; fecrin doğup sabahın olmasıdır.’

        Sufilerden birisine: ‘Gece ile aran nasıl?’ diye sorulduğunda: ‘Onu doğru dürüst göremedim ki! Bana yüzünü şöyle bir gösterir, sonra çeker gider, onu düşünüp anlamaya bile fırsat olmaz.’ demiştir.

        Ebu Süleyman ed-Daranı demiştir ki: ‘Geceyi ibadetle geçirenlerin, gecelerinde buldukları lezzet, heva ehlinin oyun eğlencelerinde buldukları lezzetten daha fazladır.’

       Ariflerden birisi demiştir ki: ‘Allahu Teâlâ seherlerde uyanık olanların kalbine nazar eder ve onları nur ile doldurur. Böylece kalplerine pek çok faydalı hikmet akar ve kalb aydınlanır. Sonra bu nur ve hikmetler, onların kalbinden gafillerin kalplerine yayılır (onları aydınlatır).’

          Allahu Teâlâ, önceki peygamberlerden birisine indirdiği bir vahyinde şöyle bildirmiştir:   

          ‘ benim bazı kullarım vardır ki; onlar beni sever ben onları severim. Onlar bana iştiyak duyar, ben de onlara iştiyak duyarım. Onlar beni zikreder, ben de onları zikrederim. Onlar bana nazar eder, ben de onlara nazar ederim. Onların yoluna girersen seni de sever, ayrılırsan sana da buğzederim.’ O da ‘Ya Rabbi! Onların alameti nedir? Diye sorunca Allahu Teâlâ şöyle vahyetti:

          ‘ çobanın koyunlarına gölge aradığı gibi, bunlar da gündüzleyin gölgeleri tabip ederek, ibadetlerinin vaktini tespit ederler. Kuşun yuvasına dönmeyi arzuladığı gibi, onlar da akşamın olmasını arzularlar. Gece olup, karanlık basıp, her sevgili sevgilisiyle baş başa kaldığında, onlar benim için ibadete koyulur, yüzlerini yere(secdeye) sererler. Bana, kelamımla münacat yaparlar. Nimetlerimi ikrar ederek boyun bükerler. Çığlıklar içinde ah ederek, inleyerek dert çekerek geceyi geçirirler. Benim için çektikleri bunca zahmet ve benim muhabbetimden dolayı yaptıkları iniltilerini işittiğim için onlara üç ikramda bulunurum.

          Birincisi; Kalplerine bir nur atarım; benim onlardan haber verdiğim gibi, onlarda benden haber verirler. İkincisi; eğer yedi kat sema, ’bütün yerler ve içindekiler sevap olarak mizanlarına konacak olsa, bunu onlar için az bulur,(daha çoğunu layık görür ve veririm). Üçüncüsü; zatımla onlara yönelirim. Düşünebiliyor musun, benim zatımla yöneldiğim dostuma ne vereceğimi kimse bilebilir mi?’

        Sadık bir mürit, gece Rabbi ile baş başa kalarak münacat ve ibadette bulunduğunda, gecesinde elde ettiği ilahi nur, gündüzünün bütün saatlerine yayılır ve gündüzü gecesinin himayesinde olur. Kalbi ilahi nurlar ile dolduğundan bedeni de terbiye görmüş bir halde ilahi himayede olur.

         ‘ Geceleri namaz kılanın, gündüz yüzü güzel (parlak) olur.’ Sözünü iki manada anlamak mümkündür.

           Birincisi; bir oda içinde yana ışık ile aydınlanır. Yakin nuru, kalb de bulunmaktadır. Gece amellerinin bereketiyle bu nur daha da çoğalır ve parlar. Bu sebeple kalb de aydınlanır. Kalbin içinde bulunduğu ceset de ondan nur ve aydınlık alır.

           Sehl b. Abdullah demiştir ki: ‘Yakin ateş, ikrar fitil, amel de zeytinyağı mesabesindedir. Üçü bir arada olunca, kalb de ışık yanar.’

           Allahu Teâlâ bu manayı ifade için şöyle buyurmuştur: ‘ Secde eserinden (oluşan nur) yüzlerinde gözükmektedir.’[3]

            Diğer bir ayet-i kerimede:

            ‘ Allah’ın,( mü’minin kalbindeki) nuru, hücre içindeki bir lambaya benzer.’ [4] Buyrulmuştur.

            Böylece kalb, devamlı ışık veren yıldız gibi olur ve ondaki nurlar beden hücresine yansır. Aynı şekilde kalb de nurun ateşiyle yumuşar. Kalbin yumuşaması bedene de sirayet eder; o da yumuşar. Böylece birbirlerine benzemiş olurlar. Bu hususta Allahu Teâlâ: ‘ Sonra derileri de kalpleri de Allah’ın zikrine yumuşar.’[5] Buyurmuştur.

           Münacat sırasında, Allahu Teâlâ’nın kelamının tilavet lezzeti, bütün kâinatı ve varlığı kaplar. Zaman ve mekân kalbin nuru içinde kaybolur gider. Yüce kelam müşahede anında diğer bütün mevcudatın yerine geçer; hepsine bedel, kalb ona nazar eder. O zaman de nefs için herhangi bir vesvese imkânı kalmaz. Kalbimizde oluşan vesveseler bizim gerçek manada ibadet etmememizden kaynaklanır.

         Rasulullah ‘ın (s.a.s): ‘Geceleri namaz kılanın gündüz yüzü güzel olur.’ sözünün ikinci manası şudur:

        Bu kimsenin gündüz yöneldiği tüm işlerine Allahu Teâlâ’nın özel yardımı ulaşır. Böylece, maksat ve fiilleri güzel sonuçlar verir. Bu destekle sözü doğru, özü doğru bir şekilde sırat-ı müstakimde yürür. Çünkü sözler, kalbin istikameti derecesinde düzgün olur.

        Şah-ı Nakşibendî Hz: ‘ Bizim gerçek bağlılarımız gece ibadeti yapanlardır.’ demiştir. Bu vakti muhakkak değerlendirmek gerekir. Sürekli dünya için çalışmak helak sebebidir. Allahu Teâlâ’yı bulmak bu dünyada olur. İnsan eğer dünyada gafletteyse ahirette de gaflette olur. Bundan muhafaza olmak için insan onu gaflete düşüren her şeyden kendisini uzak tutmaya çalışmalıdır.

        Gece namazına kalkan insanla kalkmayan insanın İslamiyete bakış açıları farklıdır. Gece namazına kalkmaya alışkın olmayan kimseler için başlarda kalkmak zor gelecektir. Fakat nefsi ondan zevk almaya başladıkça kolaylaşacaktır. Bu nedenle nefsi kendi isteklerine bırakmak yerine zorlamalıyız. Böyle olmazsa insan şüphesiz kaybedenlerden olacaktır.

                 

 

 

         Kaynak: Gerçek Tasavvuf- Gece İbadetinin Fazileti

 

[1] Enfal (8).II.

[2] Enfal (8),I2.

[3] Feth (48), 29

[4] Nur (24), 35

 

[5] Zümer (39),24

 

Benden Razı Mıdır?

Hz. Ebu Bekir  (r.a) müslüman olduğu zaman seksen bin altını fakirlere sadaka olarak verdi. Kendisine ise hiçbir şey bırakmadı, öyle ki giyecek elbisesi dahi kalmamıştı. Sonra ‹mutâf› adı verilen keçi kılından dokunmuş eski bir elbise buldu. Mübarek sırtına bu elbiseyi aldı. Namaz vakti gelince o mutâfı giyer namaz kılardı. Namaz vakti dışındaki zamanlarda göğsüne kadar tandırın içine girer, omuzlarına da mutafı örterdi. Bu halde üç gün evinde kalıp, Resulullah’ın (s.a.v) yanına gidemedi.

 

Dördüncü gün Resul-i Ekrem (s.a.v) sabah namazını kıldırdıktan sonra, arkasını mihrâba verip, sahâbe-i kirâma teveccüh etti. Hz. Ebu Bekir’i yine göremeyince halini merak etti, gidip bakmayı düşündüğü sırada Cebrail (as) üzerinde siyah bir mutâfla geldi. Resul-i Ekrem (s.a.v) Hz. Cebrail’in bu haline şaşırıp “Bu ne hâldir” dedi. Cebrail (as):

 

“ Yâ Resûlallah! Biliniz ki, yedi kat gökte, arş ve kürsîde olan bütün melekler, böyle mutâf giydiler.” dedi. Resul-i Ekrem (s.a.v) hikmetini açıklamasını isteyince Cebrail (as):

 

“ Yâ Resûlallah! Hz. Ebû Bekir, Allah Teâlâ’nın rızası için seksen bin altın sadaka verdi. Giyecek elbisesi kalmadığı için, üç günden beri mescide gelemedi, namazı evinde kıldı. Yâ Resûlallah! Allah Teâlâ sana selâm edip ve buyurdu ki, Hz. Ebû Bekir’e elbise göndersin.”

 

Resûlullah (s.a.v) sahabe-i kirama bakıp “Kimin fazla bir kaftanı varsa Ebu Bekir’e versin ki ben sevineyim, Allah Teâlâ karşılığında nice sevap ve dereceler verdin, benimle Firdevs-i A’lâ da komşu olsun” buyurdu.

 

Sahabe-i kirâmın hepsi aradılar ama hiç kimsede bulunmadılar. Kaftan bulunamayınca; sahabe-i kiramdan biri başka birinden hırka bulup getirdi. Resûlullah (s.a.v) hırkayı Hz. Ebu Bekir’e gönderdi. Hz. Ebu Bekir dualar edip, hırkayı giydi. Henüz Resul-i Ekrem’in (s.a.v) yanına gidemeden Cebrail (as) gelip “ Yâ Muhammed (s.a.v) Allah Teâlâ sana selâm eder ve buyurdu ki: bütün sahâbe-i kiram Hz. Ebu Bekir’i hürmetle karşılasın.”

 

Hz. Ebu Bekir’i mescidde ilk karşılayan Resul-i Ekrem (s.a.v) oldu, Hz. Ebu Bekir’e dua etti. Resulullah’ın ardından tüm sahabe-i kiram Hz. Ebu Bekir ile musafaha yaptılar. Daha sonra Cebrail (as) dedi ki: “ Ya Resulallah! Allah Teâlâ sana selam eder ve buyur ki: Ebu Bekir kuluma benden selam söyle, bu fakir haliyle benden razı mıdır sor”

 

Resul-i Ekrem (s.a.v) Hz. Ebu Bekir’e haber gönderip sorduklarında Hz. Ebu Bekir “Ebu Bekir kimdir ki, Rabbinden razı olmasın” diyerek ağlamaya başladı.

 

Menâkıb-ı Çihâr Yâr-i Güzîn, 1. Bâb’tan sadeleştirilmiştir.

 

 

TASAVVUF SİLSİLESİ EN GÜVENİLİR HATTIR

Bismillahirrahmanirrahim. Elhamdülillahi Rabbü’l Âlemin. Vessalatu vesselamu ala rasulina nebiyyil ümmi ve ala alihi ve sahbihi ve sellem.

Tasavvuf, Hazreti Peygamber’den (s.a.v) gelen ve bin dört yüz yıldır tecrübe edilen yöntemlerle, bin dört yüz yıldır bütün evliyanın okuludur, sistemidir. Şah-ı Nakşibendler, İmam-ı Rabbaniler, Hacı Bayramı Veliler (k.s) bu okuldan mezun olmuşlardır. Mesela hatme, evrad ü ezkarın sadece bu asırda yapıldığını mı zannediyorsunuz? Hayır.

Osmanlı’nın ikamesini yapan kişilerin arkasında devasa zâtlar vardı. Mesela Fatih Sultan Mehmet’in arkasındaki zât, Akşemseddin Hazretleri idi. Fatih ki Peygamber’in (s.a.v) övgüsüne muktedir olmuş. Hz. Fatih bir ehl-i tasavvuf idi. Arkasındaki ordu da tasavvuf ordusu idi. Hz. Fatih, Akşemseddin Hazretlerine: ‘Bana devletin başında git, diyorsun. Ben bunlardan mahrum mu olacağım? Ahiret benim için daha önemli. Ben şu dergahtaki sûfîler gibi bir hayatı tercih etmek isterim.’ dediğinde Hz. Akşemseddin (k.s) ‘Sen mahrum kalmayacaksın. Devlet işleri ile meşgul ol. Seni özel, hususi yöntemle tâlim, terbiye edeceğiz.’ diye mukabele ediyor. Resûl-i Ekrem (s.a.v) Fatih’i ve onun ordusunu övüyor. Bu ordu; sadece cismani, ruhsuz bir ordu zannedilmesin. Bu ordu, ehl-i tasavvuftur. Hz. Peygamber’in (s.a.v) övgüsüne mazhar olmuştur.

Bu memleket, bu coğrafya ehl-i tasavvufun mahsulleridir. İnşallah bizim de bunlara sarılmamız lazım. Hem iç güvenliği, hem dış güvenliği temin etmemiz lazım ama iç güvenlik, dış güvenlikten çok daha önemlidir. İçin bozulmaması lazım. Bu ne demek? Her tarafta mescidler olması gerekiyor. İrşad faaliyetlerinin yapılması lazım. İnsanoğlunun ruhi bir bilinçlenmeye ihtiyacı var. Sadece ilmî anlamda bir bilinçlenme insana yetmiyor. Televizyonlar, radyolar, internet, bilinçlerin açılmasına yeterli değildir. Çünkü insanoğlunun zafiyetleri vardır. Mesela biraz para verdiğiniz zaman insanoğlu zayıftır. Ruhi bir bilinçlenme gerekir. Muvaffakiyet, başarı bundadır. Onun için Osmanlı’nın başarısını büyük bir zât şöyle ifade ediyor: Osmanlı’nın 550 sene boyunca Hristiyan, Yahudi âleminin kirli desiselerine, sinsi tuzaklarına karşı durabilmesini; bu coğrafyalardan dünya hakimiyeti kurabilmesini sağlayan şey, aslında Osmanlı’nın müthiş ordusu değil; zekâsı da değil; İstanbul’un arkasındaki merkezlerdi. Yani tekkelerdir. Tekkeler olmasaydı bozulmalar olurdu. Tekkelerin kapandığı dönemlerde batışların hasıl olduğu görülüyor. Bu tekkelerle halis tasavvuftan, silsilesi olan, sun’i değil; gerçek, hakikat olandan bahsediyoruz. Sizler inşallah o mânâda bir nefer olun. Resulullah’ın (s.a.v), ashabı gibi inşallah bulunduğunuz yerde tebliğ ve irşad yapın.

Büyük zâtlarda görülen müşterek hususlar vardır. Çoğunluğu ehl-i beyttir, Hz. Peygamber’in (s.a.v) soyudur, zürriyetidir. Allahu Teâlâ, Hz. İbrahim’e (a.s)  böyle bir nimette bulundu. İnsanları irşad edecek, gelecekte bu mekanizmayı devam ettirecek, Allah’a elçi olacak zâtları imtiyazlı olarak, tahir olarak Hz. İbrahim’in (a.s) temiz ve pak soyundan gelen insanlardan seçti. Ve Hz. Peygamber’den (s.a.v) sonra peygamberlik gelmemiştir. Resûl-i Ekrem (s.a.v): ‘Benden sonra öyle zâtlar gelecek ki o âlim-i Rabbanilere peygamber diyemezsiniz. Fakat benden sonra peygamberlik devam etse idi kabiliyetleri, alt yapıları ile peygamber olmaya aday, o insanlardı.’ buyurmuştur.

 

Mesela İmam Gazali (k.s), Resulullah’ın (s.a.v) vefatından pek çok asır sonra dünyaya gelmiş fakat ‘Ben miraçta Resulullah’ın yanındaydım.’ diye kendisi ifade etmiştir. Yani bu âlim-i Rabbanilerin her birisi, alt yapı olarak bir peygamber olmaya adaydır ama peygamberlik gelmediği için onlara gavs, kutup, abdal deniliyor. Peki bu zâtların bu coğrafyalarda ne işi var? Onların asıl vatanları Mekke, Medine’dir. Ama Rabbü’l Âlemin (c.c), Hz. Hasan ve Hüseyin’in (r.a) zürriyetine, onların zâtına karşı bir fırtına estirdi ve onları, dünyaya küstürdü. Onlarda dünyaya karşı en ufak bir meyil bile bırakmadı ve onlar dünyanın dört bir tarafına savruldu. O tohumlar savruldu. Ashab-ı Kirâm da böyleydi. Başka diyarlara gittiler, Peygamber’in (s.a.v) mirasını yeşerttiler. Bu miras sadece bilgi değildir.

 

Resulullah’a (s.a.v) iki şey gelmiştir: Biri hafızaya inen şey ki bu zahirî ilimdir; diğeri ise kalbe inen şey ki bu da bâtıni ilimdir. Resulullah (s.a.v) ashabına zahirî namazı yani fiziken yapılan namazı da anlatıyor; iç namazı da, huşuyu da, anlatıyor. Resulullah (s.a.v), hafızaya intikal eden bilgilerden bahsettiği gibi kalbe inen şeylerden de bahsediyor. Ve Resulullah (s.a.v), Allah Teâlâ benim kalbime neyi bıraktıysa ben de Hz. Ebu Bekir Sıddık’ın (r.a) kalbine bıraktım, buyuruyor. Resulullah’ın (s.a.v) kalbine gelen bu ilim, Hz. Ebu Bekir Sıddık (r.a) yolu üzerinden, güvenli bir hat ile intikal ettiriliyor. Bu hat adeta bir santral, bir elektrik trafosu gibi günümüze döşenmiş kablolar üzerinden intikal ediyor. İmam Gazaliler, İmam Rabbaniler, Şah-ı Nakşibendler (k.s) üzerinden o nur, o ruhaniyet bin dört yüz yıldır devam ediyor ve bu hat, kıyamete kadar da devam edecek. Hz. Ebu Bekir Sıddık (r.a) üzerinden bu ruhaniyet, Resulullah’ın (s.a.v) ümmetine gönderilmiştir. Bu nur, kalbe indikten sonra ruhi yapıda değişim ve dönüşüm hasıl oluyor. Çünkü insanın ruhu öyledir. Şeytanlaşmaya da müsaittir, melekleşmeye ve ruh-i Muhammedi’de (s.a.v) filizlenmeye de müsaittir. Bu akım güvenli bir hat yani silsile üzerinden gelmiştir. Hz. Ebu Bekir Sıddık (r.a), ondan sonra Selman-ı Farisi’ye (r.a) aktarıyor. Bir aktarım var. Aktarım şarttır. Aktarım olmazsa İslam kalmaz. Tahrifat olur. Ve Rabbü’l Âlemin “İnnâ nahnu nezzelnâz zikre ve innâ lehu le hâfizûn(hâfizûne) “( Hicr, 9) buyuruyor. Kıyamete kadar İslam baki kalacak ve biz onu muhafaza edeceğiz. Kuran’ı ve Kuran’ın içindeki mahiyeti. İslam;  Hristiyanlık, Yahudilik gibi değildir. İslam nasıl muhafaza edilecek? Güvenli bir hat ve bu hattan kalplere aktarılmak suretiyle. İşte Selman-ı Farisi, Kasım Bin Muhammed, Cafer-i Sadık (r.a)…

 

Seyda-i Tağî(k.s) şöyle ifade ediyor: ‘Madem ki bu davanın sahibi Resul-i Ekrem (s.a.v); bu akım da ruh-i Muhammedi’dir (s.a.v); o zaman sohbet ve hatmede Resulü Ekrem (s.a.v) hazır bulunmaktadır.’  Bu sözü bir başkası söylerse belki şüphe ile bakabilirsiniz ama Abdurrahman-ı Tağî (k.s) söylüyorsa haktır. Çünkü onun zemini haktır. Hatme hak mıdır? Evet. Bunu bin dört yüz yıldır bütün evliya-i izame söylüyor, bunun üzerinde hiç kimsenin ihtilafı yok. Hulasayı kelam dünyada iki taife vardır: Biri müslih taife, biri müfsid taife. Müfsid yeryüzünü bozan, insanları bozan taifedir ki onlar şeytanın askerleri, temsilcisi, vekilleri; insi şeytan yani şeytanlaşmış insanlardır. Bunlar sayıca çoğunluktadır. Bir de müslih taife vardır. Onlar bozulanı tamir eden, kendisini ıslah eden ve başkasını da ıslah etme noktasında tamir eden kimselerdir. Müslih taife kurtulacaktır.

Resulullah (s.a.v) “Ed dünya cîfetün” buyuruyor. Aslında dünya bir “cîfe” dir. Yani siz, fiziksel olarak bir cîfenin başında duruyorsunuz. Cîfe yani leş yığını, çöplük demektir. Resulullah (s.a.v) ona talip olanlar, aslında kalp ve ruhen köpek gibidir, buyuruyor. İnsan, böyle hastalık yayan dünyanın içinde olduğunda ruhu hastalanır. O yüzden bağışıklık sisteminin çok güçlü olması lazım ki ruh bundan hastalanmasın, zarar görmesin.  Şah-ı Nakşibend’e (k.s) kadar ehl-i tasavvuf, inzivaya çekilen hayatı benimserlerdi. Derlerdi ki; bizim bağışıklık sistemimiz güçlü değil, o çöpün içinde gezdiğimiz zaman, dünyanın sunduğu hediyelere kendimizi kaptırmamak, ahireti unutmamak mümkün değil. İnsan dünyaya daldığı zaman, dünyanın arkasından gider. Paranın, makamın, iktidarın, nüfuzun v.s. tadını alırsa bağışıklık sistemi zayıf düşer, diyorlardı. Dolayısıyla; en iyisi dünya ve insanlığı terk edip bir mağaraya çekilmek, deniliyordu. Şah-ı Nakşibend (k.s), bu yaşam şekli, Peygamber’ın (s.a.v), Ashab-ı Kirâm’ın hayat tarzına aykırıdır, dedi. Resulullah (s.a.v) dünyanın içinde kalmış, mağaraya çekilmemişti. İnsanlık adına, dünya adına, İslam adına imarda bulunmuş, mücadele etmişti. Ashab-ı Kirâm da öyle yapmış. Biz de öyle yapmalıyız. Onların başlarında Peygamber (s.a.v) var. Bağışıklık sistemi güçlü, sürekli şarj oluyorlar. Sohbette bulunuyorlar. Rabıta yapıyorlar. Resulullah’ı (s.a.v) iki-üç gün görmedikleri zaman büyük bir acı çekiyorlardı. Hz. Ebu Bekir Sıddık (r.a) gibi bir zât diyor ki: ‘Ya Resulullah ben size o kadar kapıldım, o kadar gönlümü kaptırdım ki sizi bir an bile daha düşünmeden olmuyor.’ Çünkü aşk ehli böyledir. Ashab-ı Kirâm âşıktı, muhip insanlardı. Zaten bu yol, muhabbet yoludur. Şah-ı Nakşibend (k.s) bu yola “halvet der encümen” prensibini bırakmıştır. Yani insan, halkın içinde bulunacak ama bağışıklık sistemi verilen talimatla güçlü kılınacak, böylece o insan etkilenmeyecek. Halkın içinde Halık (c.c) ile beraber olma prensip ve anlayışı benimsenmiştir. Toplumların içerisine gideceksiniz, onları imar edeceksiniz. Münzevi, göçebe bir hayat yaşayacaksınız. Dünyaya dair hiçbir aidiyetiniz olmayacak.

 

Kuran’ın şu ayetlerinde böyle bir hayata işaret ediliyor; öyle erler vardır ki “Ricâlun”, öyle erler vardır ki “lâ tulhîhim ticâratun ve lâ bey’un an zikrillâhi” (Nur, 37.). Yani öyle erler var ki, Allah’a öyle meftun gönüller, öyle muhip, öyle âşık gönüller var ki leş dediğimiz bu dünya çöplüğünün merkezinde bulunabilirler ama bedenleri ile orada olmalarına rağmen ruhları o çöplükten fersah fersah uzaktır. Çünkü ruhları bir an bile Allah’ın sarayından, Allah’ın huzurundan kopmaz. Öyle erler vardır ki ticaret yaparlar, alış-veriş yapmakta, para kazanmaktadırlar; fakat en lezzet alınan o anda dahi gönülleri Allah’tan bir an bile uzaklaşmaz. Sürekli Allah’ın meclisinde, Allah’ın huzurunda olurlar. Bu kıvama nereden geliniyor, mebdei nedir?  Nasıl ki hemen doktor olunmaz. Bir süreçten geçilir; önce ilkokul, ortaokul, liseyi bitirmek gerekir. Bu kıvamın mebdei de önce fenafişşeyh yani üstadla fani olmak; sonra fenafirresul, Resulullah’ta (s.a.v) fani olmaktır. Aşkın bu hakikatini bilmektir. Sonra bütün bunların Allah’ın birer yansıması olduğunu görüp Allah’ta fanileşmek ise en son duraktır. Seyda-i Tağî (k.s); ben fenafillaha geldiğimde yani Allah’ta fani olduğumda üstadım Seyyid Sıbgatullah-ı Arvasî (k.s) bana, beni aradan çıkart artık, dedi. Ben dedim ki: ‘Çıkartmasam olmaz mı?’ ‘Hayır, çıkartman lazım.  Bu bir araçtı, artık benim işim bitti.’ diye mukâbele etti.

 

Seyda Şeyh Maşuk (k.s) ‘Mürşid Kâbe gibidir.’ der. Nasıl Kâbe gibidir? Siz nasıl ki Kâbe’ye, Kâbe’nin kendisine, taşlara secde etmiyorsanız; mürşid de maşuk-i hakiki değildir. Camiye gittiğimizde mihraba, o istikamete, o kıblegaha yöneliyorsunuz. Bu mihraptan Allah’a secde ediyorsunuz. Maksut Peygamber (s.a.v) de değil, maksut sadece Allah’tır. Ama Allah Teâlâ (c.c) bu mihraptan bana secde edin, diyor. O mihraptan onu sevmekle, beni sevmenin ne olduğunu anlayacaksınız, buyuruyor. Allah Teâlâ’nın (c.c) âdeti, kanunu öyledir, fıtrat da öyle yaratılmıştır.

            “Kul in kuntum tuhibbûnallâhe fettebiûnî yuhbibkumullâhu ve yagfir lekum zunûbekum, vallâhu gafûrun rahîm” (Ali İmran, 31) Allah’a karşı sevgi iddia ediyorsanız o zaman önce sevmenin ne olduğunu bir bilin. Gidin Peygamber’e (s.a.v) ittiba edin. Onun için Resulullah’a (s.a.v) iman şarttır. Her şeyi yerine getirdiniz “amentü billahi” Allah’a iman ettiniz. ‘ve melâiketihi’ meleklere, kitaplara “ve bi'l-kaderi, hayrihî ve şerrihi mina'llâhi teâlâ’ Bunların hepsine iman ettiniz fakat içimizde bir eksiklik var. İnançlı olma hissiyatı bizde yok. Yani inanç, kalbimizden çıksa boşluğunu hissetmeyebiliriz. Bu nasıl anlaşılır? Tat, lezzet almıyoruz. Namazlar bize ağır geliyor. İslamî bir hayat bize ağır geliyor. Şimdi burada bir sıkıntı yok mudur? Bir sıkıntı vardır. Yani bir insan, bence Müslüman olduğunda, inançlı olduğunda inancın insana sunduğu müthiş bir lezzetin olması gerekiyor. Öyle bir lezzet ki bunun dünyanın sunduğu lezzetten öte olması lazım. Ama biz bu lezzeti alamıyorsak bir sıkıntı var demektir. Resulullah (s.a.v) o sıkıntıyı dillendiriyor. ‘Siz bu lezzeti alamıyorsanız demek ki içinizdeki o iman tohumu filizlenmemiştir.’ diyor. O tohum olgunlaşmamış, meyve vermemiş. Filizlenmeyen bir tohum, kuruduğu zaman bir kıymeti kalmaz. Çünkü cennete gitmenizin şartı imandır, cennete götüren şey imandır. İmana götüren şey muhabbettir, diyor. Ve sizde bu üç şey bulunursa ki bunların temeli sevgidir, imanın lezzetini alacaksınız, diyor. Bu öyle bir lezzet ki inançsız bir hayat size dünyadaki bütün lezzetlerini sunsa inançlı bir hayatın bir anına denk gelir. Allah (c.c) ve Allah Resulu’nü (s.a.v) her şeyden daha sevgili hâle getirmeniz gerekiyor. Onları merkeze alacaksınız. Her şeyden daha önemli hatta kendinizden de önemli hâle getireceksiniz. Bu, bir bilgidir ama biz bunu nasıl başaracağız? Mevlâna’nın ifadesine binaen gül dönemine gelseydiniz, gülün kendisini görseydiniz zaten âşık olacaktınız. Ama biz bu gül mevsiminde gelmedik. O asra yetişemedik. Gül ile Peygamber’i (s.a.v) kastediliyor. İnsan, o gülün dönemine gelmemiş, o gülü görmemiş ise gülün neye benzediğini pek bilmiyor. Sesini işitmiyor. Gözüyle görmüyor. Onunla aynı havayı paylaşmıyor. Şimdi ona nasıl âşık olacak? Ancak Cenâb-ı Allah (k.s) rahmet etmiştir. İnsan, gül mevsimine yetişemese bile Allah Teâlâ (c.c) gülün suyunu kıyamete kadar bir nehir, bir silsile üzerinden akıtıyor.  Gülün suyunu görüp koklayan gülün kendisini koklamış, suya âşık olan güle âşık olmuş gibidir. Onu bulan sanki O’nu bulmuş gibidir. Bununla evliya-i izameyi (k.s), Sâdât-ı Kirâm’ı (k.s) kast ediyor.

 

Bu yönüyle; görüp, duyabildiğimize muhip olmak, meftun olmak daha rahattır. Merkeze almak mümkündür. Hayatınızın her safhasında O olur. Günün yirmi dört saatinin yirmi üç saatini dünya ile bağ kuran, rabıtasını dünyaya yapan; irtibatını, iletişimini dünyayla kuran bir insan; günün yarım saati, bir saati de olsa rabıtasını üstadla kuracak. Önce akşamla yatsı arasında başlamak; rabıtasını yapmakla bütün bunlarla iletişimini bir bir kopartıp ahireti çağrıştıran bir zât ile bir iletişim hasıl ettirecek. Yani silsile yoluyla gelen akımdan istifade edecek. Dünyayla sürekli iletişimi olan bir insan, muhakkak ruhunda sıkıntı hissediyor. Sürekli dünya işleri ile uğraşmakla ruhsal anlamda o insan çöküyor. Mânâ anlamında zaten çöküyor. İnsan fizikî olarak, beden ile dünyanın içinde bulunabilir ama ruhen bunlarla iletişim içinde bulunmamalıdır. Çünkü ruhun bunlara ihtiyacı yoktur.

Üstadın rabıtasını yapmakla başlanır sonra bu rabıta umumi rabıtaya dönüştürülür. Bunu yaparken belki rabıtaya ilk daldığınızda konsantre olamayacaksınız. Buradan da anlayınız ki ne kadar çok şeyle iletişiminiz var. Ne kadar dağılmışsınız. Bin bir kanca size atılmış, her bir kanca sizi kendi tarafına çekiyor. Mal size ayrı bir kanca atmış, makam size ayrı, şehvet size ayrı, hırs, enaniyet, kibir… Siz siz olmaktan, biz biz olmaktan çıkmışız. Çünkü her bir kanca insanı ayrı bir köşeye çekiyor. Bir türlü insanoğlu kendisiyle kendine gelemiyor ki. Rabıta yapan bazı insanların ‘Ben bir türlü onun rabıtasını yapamıyorum.’ dediği işitiliyor. O zaman diyorum ki farkına var: Ne kadar dağınıksın, yükün ne kadar ağır. Ne türlü şeylerle yükü ne kadar ağırlaştırmışsın. Ve tüm bunlardan sıyrıl. Ahiretimizi, Allah’ı bize çağrıştıracak rabıtayı, üstad rabıtasını yapmak çok önemlidir.

Ve sallallahu aleyhi vesellem…

 

 

İBADETTE VESVESE

31 Eki, 2018 114
“İblis: 'Beni azdırmana karşılık, and içerim ki, ben de onları (insanları) saptırmak…

Şeytanın Çocukları, İsimleri ve Vazifeleri…  

31 Eki, 2018 102
Birinci sura kadar yaşayacağı için, İblis’e nesil verildi. İblis’in birçok çocukları…

Fedâke Ebî ve Ümmî ve Nefsî Yâ Rasûlallâh*

15 Eki, 2018 355
*Anam, babam ve canım sana fedâ olsun Ya Rasûlallâh!

Şeyh Yusuf Hemedânî (k.s) ve Edep

15 Eki, 2018 96
Şeyh Abdulkadir Geylani Hazretleri daha küçük yaşta iken ilim öğrenmek için Bağdat’a…

GEL ARTIK

15 Eki, 2018 105
Ne aklım kaldı benim, ne dinim, Ne kararım kaldı benim, ne sabrım, Gel ne olur, gel artık.

Ey İman Edenler!

20 Eyl, 2018 237
 “Ey iman edenler! Kendinizi ve ailenizi, yakıtı insanlar ve taşlar olan cehennemden…

Günahta ısrar insanı nereye götürür?

20 Eyl, 2018 127
Günah işlemek; ilimden mahrum kalmaya, aklın noksanlaşmasına, rızıktan mahrumiyete sebep…

Tarikatımızın Şartları ve Adabı

20 Eyl, 2018 166
Aşağıda okuyacağınız tarikat şartları ile adabı, Mevlana Halid Şehrzuri’nin halifesi Şeyh…
© 2017 Nurşin.com"Site içerisindeki Tüm Yazı Resim ve Medyaların Telif Hakları nurşin.com 'a aittir , izinsiz kopyalanamaz , çoğaltılamaz. "